17 Ocak 2018 Çarşamba
E-mail adresiniz:  Şifreniz: Beni Hatırla
  M.Sabri Haberveren
http://blog.edebiyatdefteri.com/m-sabri-haberveren/oku/5846/hizmali-kopru-efsanesi 

 • Hakkımda


M.Sabri Haberveren

 • Yazdığım Diğer Konular
Kültür-Sanat (1)


 
HIZMALI KÖPRÜ EFSANESİ
19.12.2017 01:11:13  [ Kültür-Sanat ]

HIZMALI KÖPRÜ EFSANESİ

Yazan: M. Sabri Haberveren

Şanlıurfa'nın ünlü bir köprüsü vardır. Hızmalı Köprü... Hızmalı Köprü destanlara, türkülere konu olmuş 600-700 senelik tarihi bir yapıdır. 14. asırda Karakoyunlular tarafından yapılmıştır. Şehrin içinden geçen Karakoyun deresinin üzerine kurulan ilk köprüdür. Rivayetlere göre Hızmalı Köprünün yapılmasının efsanesi şöyledir.
Urfa'da yaşayan büyük tasavvufçu ve ermişlerden Dede Osman Veli hazretlerinin tarikat şeyhi Dede efendinin yanında bir çok müridi bulunurmuş. Dede efendinin müritlerinden biri de Mehmet isminde biriymiş. O devirlerde Karakoyun deresinin üstünde hiç bir köprü yokmuş. Bahar mevsimlerinde kalkan sellerden dolayı Karakoyun deresinin üzerinden karşıya geçmek imkansız hale gelirmiş.
Günlerden bir gün Mehmet, yirmi yıldan beri yanında çalıştığı tarikat şeyhi Dede efendi tarafından çağrılmış. Şeyh Mehmet'e arkadaşı ile Karakoyun deresinin kenarında çay içmeye gideceklerini, gerekli hazırlığı görmesini söylemiş. Mehmet, çaydanlık, bardak şeker gibi gerekli malzemeleri hazırlamış. Dede efendi ve arkadaşı önde Mehmet arkada şimdiki Hızmalı Köprü civarına doğru yola çıkmışlar. Mevsimlerden bahar, aylardan Nisanmış. Karakoyun deresi gürüldüyerek akıyor, kimselere geçit vermiyormuş. Konaklama yerinde Dede efendi ve arkadaşı, yeşillikler ve kuş cıvıltıları içinde bir tarafa oturmuş sohbet ederlerken, bizim Mehmet'te ocak kurmuş, çalı, çırpı toplamış yakmış. Çaydanlığı Karakoyun deresinden doldurarak, ateşin üzerine koymuş.
Tam oturup istirahat edecekken Dede efendi seslenmiş:
- "Mehmet, oğlum eve git. Taze bazlamaç yapıyorlar, alda gel." demiş.
Mehmet hemen gerisin geriye şehre doğru yola çıkmış. Çıkmış ama zihninden de geçiriyormuş. "Yirmi senedir Dede efendinin yanındayım. Ne Dede efendinin bir hünerini gördüm. Nede bir şey öğrendim. Acaba bu yirmi yıllık emeğim boşa mı geçti?" Bu düşüncelerle eve gelen Mehmet sıcak bazlamaçları koynuna koyarak Karakoyun deresinin kenarına Dede efendinin yanına dönmüş. Dede efendi Mehmet'ten getirdiği ekmekleri isteyince Mehmet koynundaki sıcak ekmeğin birini çıkarıp vermiş. Tekrar elini koynuna attığında Dede efendi Mehmet'e bir tokat atmış. Tokadın şiddetinden gözlerini kapayan Mehmet gözlerini açtığında kendini hiç tanımadığı bir beldede bulmuş. Sağa dolaşmış. Sola dolaşmış. Tanıdık bir sima bile bulamamış. Akşam karanlığı çökerken Mehmet yorgunluktan bir duvar kenarına çökmüş.
Uzaktan Mehmet'in durumunu gören yaşlıca bir adam, yaklaşıp yabancı olup olmadığını sormuş. Mehmet Urfalı olduğunu söylemiş. Başından geçenleri anlatmış. Yaşlıca adam Urfa'nın neresi olduğunu bilmediğini, üzülmemesini, camideki misafirhanelerden birinde kalabileceğini, parası yoksa ihtiyaçlarını dahi parasız alabileceğini anlatmış.
-"Ekmek istersen fırıncıya "Ekmeğine bereket." meyve istersen satıcıya "Meyvene bereket." der alırsın. Onlarda senin garip ve parasız olduğunu anlar ve seslerini çıkarmazlar ."der. Mehmet'in bulunduğu yer yoksa Karakoyunlu Devletinin başkenti değil miymiş? Her neyse Mehmet yaşlı adamın dediği gibi bir caminin bir hücresine yerleşmiş. "Ekmeğine bereket" der, ekmek alır, bu şekilde geçinir olmuş. Aradan uzun bir müddet geçtikten sonra yine aynı yaşlı adam bizim Mehmet'in yanına gitmiş. Bu şekilde yaşamasının doğru olmadığını, evlenmesi gerektiğini söylemiş. Mehmet'te gidecek yeri olmadığından orada kalıp evlenmeye karar vermiş. Fakat parası pulu olmadığından bu işe girmekten çekinir. Yaşlı adam yine bizimkinin yardımına koşar.
-"Oğlum sen eğer evlenmek istiyorsan paralı olmana lüzum yok . Bakkala gider "elmana bereket " der bir elma alırsın. Cuma günü falanca hamamın önüne gidersin. Kadınların hamamdan çıkmasını beklersin. Hamamdan çıkan ilk kadın kafilesine hiç yanaşmazsın. Çünkü onlara evli kadınlardır. İkinci olarak çıkan kafile dul kadınlardır. Üçüncü çıkan kafile ise kızlardır. İstersen kızlardan birine , gözün tutarsa dullardan birine elmayı verir çıkar gelirsin. Elmayı verdiğin kızın ailesi seni arar bulur." demiş.
Mehmet'te bunun üzerine bir elma almış ve kadınlar hamamının önüne giderek beklemeye başlamış. Nihayet kadınlar hamamdan çıkmaya başlamışlar. İlk çıkan evli kadınlardan sonra dul kadınlarda gitmişler. Mehmet üçüncü kafile olarak hamamı terk eden kızlardan birini görünce çok beğenmiş. Elindeki elmayı kıza uzatmış. Bu elma verme adeti bir nevi evlenme teklifi gibiymiş. Kız isterse almayı alır veya almazmış. Mehmet'in elmayı uzattığı kız gülümsemiş ve elmayı alıp koynuna koymuş. Bunun üzerine Mehmet'te camideki hücresine dönüp beklemeye başlamış...
Bir kaç gün sonra Mehmet pazara gittiğinde tellalların şöyle bağırdıklarını duymuş.
-"Falanca gün, falanca yerde padişah efendimizin kızına elma veren talipliyi efendimiz sarayda bekliyor. Duyduk duymadık demeyin."
Bunun üzerine Mehmet saraya giderek, padişahın kızına bilmeden kendisinin talipli olduğunu, dolayısı ile özür dilemeye geldiğini söylemiş. Kendisini dinleyen subay Mehmet'in niçin özür dilemeye geldiğini anlayamaz. Mehmet'te elmayı verdiği kızın padişah kızı olduğunu bilmediğini, pek tabidir ki padişahın kızını kendisine vermeyeceğini söylemiş. Subay da kendisine yanlış düşündüğünü,padişahın kızını kim isterse ona verebileceğini söylemiş. Nihayet Mehmet'i ikna ederek padişahın huzuruna çıkarırlar. Padişah Mehmet'e kızını vereceğini yalnızca üç şartının olduğunu belirtmiş. Bu şartlardan biri yalan söylememek, ikincisi hırsızlık yapmamak, üçüncüsü ise Allah'ın işine karışmamak olduğunu söylemiş.
Mehmet'te padişaha kendisinin Müslüman olduğunu, Müslümanlığın ise bunları yasakladığını söylemiş. Bunun üzerine Mehmet bir kaç gün içerisinde padişah damadı ve Sakine hatunun kocası olmuş. Padişah damadı olan Mehmet karısı Sakine Hatunla huy bakımından uyuşunca kendisini mutluluk denizinde yüzer bulmuş. günlerini hep karısının yanında geçiriyor, çok mecbur olmadıkça evden çıkmıyormuş. Padişahta yeni damadından çok memnunmuş. Mehmet'i çok sevdiği için tertiplediği eğlencelerde damadının bulunmasını istiyor, devamlı olarak damadını evinden çağırtıyormuş.
Yine bir gün bir haberci ile padişah damadını çağırtmış. Mehmet ise karısının yanından ayrılmamak için, eve gelen haberciye karısı vasıtası ile "Evde yok." dedirtmek istemiş. Fakat sakine hatun haberciye:
-"Kocam evde. Ama canı istemediği için size evde yok dememi istedi. Padişah babama, kocamın yalan söyleyerek birinci şartı ihlal ettiğini söylersin." demiş.
Padişah durumu öğrenince canı sıkılır. Sonraki zamanlarda damadını daha az çağırtır olmuş. Günlerden bir gün padişah damadıyla birlikte bir bahçeye davet edilmiş. Padişah ve yanındaki misafirleri bahçe sahibi tarafından akşama kadar ağırlanırlar. Bir ara bizim Mehmet bahçeyi dolaşmaya çıkar. Bahçede o zamana kadar görmediği güzel güller görür. Bu güzel güllerden birkaç tane toplayıp karısına hediye etmek ister. Gülleri toplar. Fakat çevresindeki insanlardan utandığı için kimseye göstermeden koynuna koyar. Akşam bahçe sahibi misafirlerini uğurlarken herkese birer tane gül verir. Mehmet eve yaklaşınca koynundaki güllerle elindeki gülü birleştirerek karısına uzatır. Fakat sakine Hatun Mehmet'in elindeki gülleri alacağına, kendisine bağırıp çağırmaya başlamış. Çünkü oranın adetlerine göre bahçe sahibi, her misafirine ancak tek bir gül verirmiş.
Bu adeti bilen Sakine Hatun kocasının hırsızlık yaptığını anlamış. Hemen babasına haber göndererek damadının ikinci şartı da bozduğunu bildirmiş. Aradan bir müddet geçtikten sonra padişah damadını bir av partisine çağırmış. Biraz avlanmışlar. Ancak hava aniden bozarak sağanak bir yağmur başlamış. Padişah, bizim Mehmet ve yanındakiler kendilerini zor bela bir mağaraya sığınmışlar. Sığınmışlar ama hepsi Urfa tabiri ile "Sudan çıkmış sıçana dönmüşler." Mehmet:
-"Bu yağmur da nereden çıktı?"
Demiş. Ama bunun üzerine padişah çok kızmış. Mehmet'i huzuruna çağırarak:
-Ben sana kızımı verirken üç şart koşmuştum. Sen evde olduğun halde, evde olmadığını söyleyerek yalan söyledin. Bahçeden gül çalarak hırsızlık ettin. Şimdide yağmuru bahane ederek Allah'ın işine karıştın. Senin gibi bir damat bana yaramaz deyip Mehmet'e şiddetli bir tokat atmış.
Mehmet tokadın şiddetiyle gözünü kapatmış, açmış. Açmış ama kendisini Urfa'da Karakoyun Deresinin yanında, Dede efendinin önümde eli koynunda öteki sıcak bazlamacı çıkarırken bulmuş. Ekmeği çıkarıp Dede Efendiye uzatınca Dede Efendi Mehmet'e artık işine yaramayacağını, çekip evine gitmesini söylemiş. Mehmet aynı anda iki yerden birden kovulmanın acısı ve başından geçen akıl almaz olayların tesiri ile aptallaşmış bir halde düşüne, düşüne evine doğru yola koyulmuş.
Dede Efendi ise arkadaşına:
-"İtikadı sarsılmıştı. Kalbinden geçenleri Allah'ın inayeti ile öğrenmiştim. Kendisine öyle bir hüner gösterdik ki, kendisi de bunu arzuluyordu." Diyormuş.
Bizim Mehmet ihtiyar anasının yanına gide dursun. O sıralarda Karakoyunlu Devletinin başkentinde Sakine Hatunun doğum sancıları başlamış. Derken Sakine Hatunun nurtopu gibi bir oğlu olmuş. Fakat çocuk doğar doğmaz ağlamaya başlamış. Annesi ve hizmetkarlar çocuğun ağlamasını hiç mi hiç kesemiyorlarmış. Durum böyle olunca devrin hekimlerine başvurulmuş. Ancak onlarda çocuğun ağlamasını kesmenin çaresini bulamamışlar. Yine devrin ileri gelen din adamları çocuğun ağıtının kesilmemesini, babasının veya annesinin büyük bir günah işlemesine yormuşlar. Sakine Hatun, çocuğu bir yaşına girince babasının huzuruna çıkmış. Hicaza gitmek istediğini ve bu arada geçtiği yerlerde hayır işleri yaptırmak istediğini, belki bu suretle çocuğun ağlamasının kesileceğini umduğunu söylemiş. Padişah kızının isteklerini kabul ederek kızına bir miktar asker ve yapı ustaları vermiş. Yeterli bir miktarda para da tedarik edilmiş. Daha sonra sakine Hatun ve oğlu Karakoyunlu devletinin başkentinden uğurlanmış.
Bu sıralarda bizim Mehmet evde ihtiyar anasının yanında oturuyor ve hiç bir iş yapmıyormuş. Mehmet'in anası son zamanlarda oğlunda gördüğü durgunluğu, onun işsizliğine ve boş oturmasına yoruyormuş. Bunun için gizliden gizliye oğluna iş arıyormuş. Nihayet köprü yapımı için işçi toplandığını duyunca eteklerini uçura, uçura eve koşmuş. Oğluna evde oturmaktan bir hayır gelmeyeceğini, erkek olarak çalışıp para kazanmasını söylemiş. Köprü yapımı için işçi toplandığını, gidip orada çalışabileceğini anlatmış. Mehmet'te hem anasını kırmamak için hem de çalıştığı sırada başına gelen olayları unutabileceğini düşünerek inşaata çalışmaya gitmeyi kabul ettiğini anasına söylemiş.
Mehmet inşaatta çalışmaya başladıktan bir müddet sonra askerlerin kucaklarında gezdirdikleri bir çocuğun durmadan ağladığını görmüş. Çocuğa birden kanı kaynamış. Askerlere yanaşarak çocuğu birazcık kendisine vermelerini istemiş. Askerlerde çocuğun ağlamasından bıktıkları için çocuğu Mehmet'in kucağına vermişler. Mehmet çocuğu kucağına aldığı anda, doğduğu zamandan bu yana ağlayan yavrunun sesi kesilmiş. Askerler sevinçlerinden ne yapacaklarını şaşırmışlar. Neden sonra Sakine Hatuna müjde vermeye koşmuşlar. Sakine Hatun haberi alınca çocuğu kucağına alan adamı görmek istemiş. Mehmet askerlerle beraber Sakine Hatunun çadırına gitmiş. Fakat aradan çok zaman geçtiğinden, ne Sakine Hatun Mehmet'i nede Mehmet Sakine Hatunu tanıyamamış. Sakine Hatun Mehmet'e bundan böyle görevinin çocuğa bakmak olduğunu, bunun için iki işçi yevmiyesi alacağını söylemiş. Mehmet bu şekilde çok yorulmadan para kazanmaya başlamış. Kazandığı paraları anasına veriyor, kendisi bir kuruş bile almıyormuş. Mehmet'in anası da bu durumdan çok memnunmuş. Mehmet'in çalışmaya başladıktan sonra içine kapanıklılığından sıyrıldığını görüyor, bol, bol para almasından mutluluk duyuyormuş.
Sakine Hatuna da oğluna verdiği kolay işten dolayı bir hediye götürmeyi düşünüyor ama münasip bir hediye bulamıyormuş. İhtiyar kadın daha sonra Mehmet'in sırtından çıkan, ipek ve çok güzel işlemeleri olan bir iç gömleğini hatırlayıvermiş. Ertesi gün gömleği bir şeylere sararak Sakine Hatunun bulunduğu köprü inşaatı mahalline doğru yola çıkmış. Bu sırada Sakine Hatun dualarının ve yaptığı hayır işlerinin Allah katında kabul gördüğünü, dolayısı ile çocuğunun ağlamasının kesildiğini sanarak yarıyı geçen inşaatın gelişmesini izliyormuş. Hatta o sıralarda ustaya hızmasını vererek köprünün temeline bizzat koydurmuş. Çünkü köprü yıkılırsa o hızmanın parası ile köprü yeniden yapılabilirmiş.
Bir müddet sonra Mehmet'in anası köprü inşaatına yetişmiş. Sakine Hatunu görmek istediğini söylemiş.. Sakine Hatun Mehmet'in anasının çadırında kabul etmiş. Hal hatır sorma faslından sonra Mehmet'in anası oğluna çok iyi ücret ödendiğini, buna karşılık olarakta işinin çok hafif olduğunu söyleyerek teşekkür etmiş. Getirdiği hediyeyi kabul etmesini Sakine Hatundan rica etmiş. Sakine Hatun zavallı görünüşlü ihtiyar kadının kalbini kırmamak için hediyesini kabul etmiş. Mehmet'in anası çadırdan ayrıldıktan sonra yaşlı kadının ne hediye getirdiğini merak ederek paketi açmış. Paketin içinden çıkan işlemeli ipek iç gömleğini görünce Sakine hatunun aklı başından gitmiş. Çünkü gömlek kendi sırtındakinin bir eşiymiş. Evlendiği zaman kendi elleri ile işlediği gömlekmiş. Karakoyun Devletinde evlenen her çiftin böyle bir çift eş gömleği olurmuş. Bunlardan birini gelin, diğerini ise güvey giyermiş. Sakine Hatun elindeki gömleğin kocasına ait olduğunu anlayınca, askerlerine yaşlı kadını kendisine getirmelerini emretmiş. Askerler yarı yolda yakaladıkları yaşlı kadına Sahine Hatunun derhal kendisini görmek istediğini söylemişler.
Sakine Hatun huzuruna çıkarılan ihtiyar kadına:
-"Bu iç gömleğini nereden buldun?" diye sormuş.
Kadında korkudan titreyerek gömleğin oğluna ait olduğunu, böyle değerli bir şeyi giymeye alışık olmadığı için yıkayıp kaldırdığını anlatmış. Sakine Hatun oğlunun kim olduğunu sorunca:
-"Sizin oğlunuza bakan kişidir." Demiş.
Bunu üzerine Sakine Hatun Mehmet'i çağırtmış. İşlemeli ipekli gömleği nereden edindiğini sormuş. Mehmet başından geçen olayları anlatınca Sakine Hatun, Mehmet'in kocası olduğunu inanatarak kendisini tanıtmış. Baktığı çocuğun da kendi çocuğu olduğunu söylemiş. Anlatılanları dinleyenler olsun, Mehmet ve Sakine Hatun olsun hayretler içindeymişler.
Karı koca tekrar birleşince yüce Tanrı o sanda Sakine Hatunun, Mehmet'in ve çocuklarının canlarını almış. Kendi katında ebedi hayata çağırmış. Sakine Hatunun refakatçileri, askerleri sultanlarını, kocasını ve çocuğunu Karakoyun deresinin kenarında Hızmalı köprüye yakın açtıkları mezarlara defnetmişler. Köprü inşaatını bitirdikten sonra memleketlerine dönmüşler.
İşte o zamandan beri Karakoyun Deresinin üzerinde ilk olarak yapılan ve temelinde Sakine Hatunun hızması bulunan köprüye temelindeki hızmaya izafeten "Hızmalı Köprü denmiş...

M. Sabri Haberveren
Mart 1969



Okudunuğunuz yazı toplam 45 kere görüntülenmiştir.


Yorumlar

Bu bloga henüz yazılmış yorum yazılmamış.


Blog'a yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.


 
 • Diğer yazılarımdan bazıları

Copyright 2008 - edebiyatdefteri.com - her hakkı saklıdır.