| • Hakkımda |
|
Herzem Ronivan
|
|
|
| Perperık-a Söe / Gece Kelebeği - HAYDAR KARATAŞ |
Perperık-a Söe / Gece Kelebeği - HAYDAR KARATAŞ
KİTAP HAKKINDA
GECE KELEBEĞİ - PERPERIK-A SÖE
Perperık-a Söe / Gece Kelebeği, yazar Haydar Karataş'ın yayınlanan ilk roman çalışmasıdır.
Yoksulluğu, acılı bir coğrafyayı, kapanmayan yaraları ve tarihin karanlığını bir çocuğun gözünden anlatan, çarpıcı bir roman...
Haydar Karataş'ın Gece Kelebeği - Perperık-a Söe adlı romanı İletişim Yayınları'ndan çıktı.
KİTABIN KÜNYESİ:
Adı Gece Kelebeği Alt Lejant Perperık-a Söe EAN 9789750507700 Fiyat 17,00 TL Yayın No İletişim - 1478 Dizi Çağdaş Türkçe Edebiyat - 205 Sayfa 255 Baskı 1.Baskı Mayıs 2010, İstanbul Yazar Haydar Karataş Editör Belce Öztuna, Aylin Aydın Kapak Suat Aysu Uygulama Hasan Deniz Düzelti Begüm Güzel
........Sonunda annemle kendimize daha güvenli bir yer bulduk. Yeni evimiz bir söğütlüktü. Annem, meşe dallarını ve evden getirdiği bir palası da yere sermişti. Bazı zamanlar gündüzleri de bu yeni yuvamızdan çıkmıyorduk. Annem iki küçük dalı birbirine bağlayarak ince söğüt dallarından bir bebek ördü bana. Çok güzel bir bebekti, yapraklardan elbiseler giydirdik. Otlardan saçlar taktık başına. Tütün yaprakları gibi sararmış iki meşe yaprağından bir etek giydirdik bebeğimize. Annem, benimle konuşur gibi bebeğimizle konuşuyordu.Bebeğe isim aradık. Türkçe’de “Gece Kelebeği” anlamına gelen “Perperık-a Söe” ismini verdik. Bu ismi neden verdiğimizi ben de bilmiyorum. Sanırım, bebeğimize giydirdiğimiz eteğin sarımsı iki meşe yaprağının kelebek kanatları gibi durmasındandı. Annem bana anlattığı tüm masalları, artık Perperık-a Söe’ye anlatıyordu. Ve annem söğüt dallarından bu yeni evimizde hep masallar anlattı. Masal anlatırken, Perperık-a Söe’nin annemi nasıl can kulağıyla dinlediğine bakar, şaşardım. (sf. 18)
.........Kumandan, “Çözün!” demiş, çözmüşler Çavdar’ı. Ne var ki, Çavdar kalkmamış ayağa, şaşkınca etrafındaki jandarma çemberine bakmış. Bakıp durmuş kendisini görmek için birbirinin üstüne yığılmış asker kalabalığına. Sanki, o an etrafında dizilen jandarma alayı değil de, sıra sıra karlı dağlarmış. Sanki gökyüzünden bir insan kümesinin içine düşmüş de, düştüğü yerde öylece kalakalmış. Bir kıpırtı bekler gibiymiş. Etrafını çepeçevre sarmış bu asker yığınında bir kıpırtının olması için adeta yalvarıyormuş. Çıt yokmuş. Bulutlar dahi durmuş durduğu yerde. Dönüp, Doğık’a bakmış. Ne olur, beni bu yalnızlığın içinde bırakıp gitme der gibiymiş. Musahibi Hüseyin’e bakmış. Kimse anlamamış ne düşündüğünü. Bakışları, soğuk karların kestiği çıplak ayağına takılmış. Üstüne başına bakmış, göğsünden yarı yarıya kopmuş, öylece sallanan teneke madalyasına gitmiş eli. Duymamış kumandanın emrini. Bir teneke gaz yağı dökülmüş tepesinden aşağı, hiç kıpırdamamış. Doğık’ın gözleri kararmış, Çavdar Hüseyin’in yere yayılmış siyah bir nokta gibi yitip gittiğini görmüş. Bir alev topu insan çemberinin içinde dönmüş, çığlıklar atmış, yer gök sarsılmış. Bulutlar birbirine girmiş. Dönmüş, alevden bir bulut kümesi nasıl dönerse gökyüzünde, öyle dönmüş. Bağırmış, “Ulan,” demiş, “ulannn...” İmdat istemiş. Alev almış bir gece kelebeği nasıl kendisini yakan ateşin etrafında dönerse öyle dönmüş, yanık bir et kokusu almış Deşt Ovası’nı... (sf. 252)
|
Okudunuğunuz yazı toplam 237 kere görüntülenmiştir.
Bu bloga henüz yazılmış yorum yazılmamış.
|
Blog'a yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.
|
|