24 Ekim 2014 Cuma
E-mail adresiniz:  Şifreniz: Beni Hatırla
  hacı ali
http://blog.edebiyatdefteri.com/haci-ali/oku/3472/ilm-i-ledun---ve---insan-i-kamil 

 • Hakkımda


hacı ali

 • Yazdığım Diğer Konular
Astroloji (1)
Bilim (21)
Eğitim (1)
Yaşam (11)
Haber (187)
İlişkiler (95)
Sağlık (1)
Günlük (2)
Din (47)


 
İLM-İ LEDÜN / ve / İnsan-ı Kamil
20.03.2010 13:57:54  [ Din ]

İLM-İ LEDÜN / ve / İnsan-ı Kamil










Bismillahirrahmânirrahiym





Allah adı ile kaim olan o yüceler yücesi zata hak ettiği şekilde hamd olsun.
Salât ve selam âlemlere rahmet olarak gönderilen hz. Muhammed’e, aile efradına ve ashabının cümlesine; Ayrıca islamiyetin gelişinden günümüze kadar gelmiş geçmiş cümle evliya, ulema, ve şüheda üzerine olsun. Âmin.

Azizim:
Bu çalışmada Allah bizi ve sizi başarılı kılsın.
Ki, bu mübarek ilmi layığı veçhile anlama ve anlatma işinde; Anlaşılması, uygulaması kolay bir eser haline gelsin.
Çeşitli kaynaklardan yararlanarak ve kendi tecrübelerimizi de ekleyerek ortaya koyacağımız bu eser;öğrenilmesi ve elde edilmesi haslara mahsus,hazineler hazinesi,sırların sırrı, İLM-İ LEDÜN dür..
……………Öyle bir açıklıkla anlatalım ki, inşallah, içine hakktan başkası karışmamış olsun. Öyle bir açıklıkla kayda geçirelim ki; Teviller yoluyla celalın tuzağına düşme riski en aza indirgenmiş olsun. Geçmişte, birçok sebepten dolayı, kapalı tutulan, ilm-i ledün ile ilgili kapıları mümkün olduğu kadar aralayalım. Özele hitap olduğunu unutmadan yazalım ve okuyalım. Âmin.

***


İNSAN-I KAMİL


Bilesin ki azizim O…yani insan-ı kâmil, özde, resulü Kibriya Muhammed Mustafa sallallahu vessellem efendimiz hazretleridir.

Hikmetullahın icabı olarak, her devirde, nur-u Muhammedin vekili,( hz Hüseyin efendimiz soyundan,) bir zat bulunur ki, bu zatlar için dahi, aynı tabir kullanılır. Çünkü bu zatlar, hem peygamber efendimizle, hem de sıfatullahla tevhit olmuş,Zat Evliyalarıdır..

…………Hz Muhammet efendimiz dışındaki soylardan ve…Hz Hasan efendimiz soyundan gelen evliyalar, sıfat evliyalarıdır. Hanımının konumundan dolayı, bu soydan zat evliyası gelmez.
Bilindiği gibi; Hz. Hasan efendimiz, eşi tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.
Bu nedenle o mübareğin soyundan gelenler sıfat mertebesinde kalırlar. Öteye geçemezler. Arada ki fark ileride anlatılacaktır.
İnsanı kâmilin özellikleri ile ilgili yeterince bilgi verildikten sonra, nur-u tevhit kavramı üzerinde de ayrıntılarıyla duracağız..

Tevhidin mahiyeti nedir; Tevhide nasıl ulaşılır; Tevhide ulaşan her veliye Mührü Resulullah verilir mi..Mührün mahiyeti.Ve yetkileri nelerdir.
Bu eserin yazılma nedeni; esasen bu ve benzeri binlerce soruya cevap vermektir.
Bu sırları, verilen izin nispetince bildirmek istiyoruz. Bu konuda iki kaynaktan ziyadesiyle yararlanacağız. Aslında bu iki eseri şerh edeceğiz desek daha doğru olur.
Biri:
Esrar-ı Hikmet
El yazması. Hafız Hüseyin Sertyeşilışık Gaddese Sırrı hu hazretleri.
Diğeri ise:
İnsan-ı Kamil-Abdülkadir Akçiçek çevirisi.
Yazarı:
Abdülkerim Ceyli hazretleri.

Abdülkerim Ceyli hazretleri;
İNSAN-I KAMİL adlı iki ciltlik eserinde şöyle buyuruyor. O…yani İNSAN-I KAMİL;
hem Hakk’ın mukabili, hem halk’ın mukabilidir.
Bilesin ki…
Bu bölüm, kitaptaki bölümlerin umdesidir.
Hepsinin dayanak noktasıdır. Şöyle söylemek te mümkün. Bu kitabın tümü, başından sonuna kadar, bu bölümün şerhinden ibarettir.

Sonra.
Bilesin ki,
Bu insan nevinin fertlerinden her biri, diğerinin bir nüshasıdır.
Örneğidir. Suretidir.
Hem de hiç eksiksiz, kemal derecesinde.
Birinde ne varsa, diğerinde de aynı şey vardır. Bir arızi durum olmadığı takdirde: Onlar, karşılıklı duran aynalara benzerler.

.Ancak, onların tamamında eşya bil kuvve vardır, seçilmişlerde ise bilfiil bulunur. Seçilmişten kastımız zat enbiya ve evliyalarıdır. Peygamberlerin ve veli kulların kâmil olanlarıdır.

(Burada nuru tevhide ulaşanlar kast edilmektedir. Bunlara zat peygamberleri ve zat evliyaları tabiri kullanılır. Sıfatullah nurunda tevhide ulaşmış (miracı yaşamış )olanlardır. Ulul azim peygamber tabiri de bu zatlar için kullanılır.
Sekiz peygamber bu konumdadır.Bunlar;Hz Adem,Hz İdris,Hz Şit,Hz İbrahim sahibi şeriat ve SUHUF SAHİBİ….
Hz. Musa, Hz Davut, Hz İsa ve Hz Muhammet sahibi şeriat ve KİTAP SAHİBİDİR…
Diğer bütün peygamberler bunlara uymuşlardır. Ve sıfatta kalmışlardır. Bağlı oldukları peygamberin şeriatına uymuşlar, çağrılarını kendilerinden önceki dine uyulması doğrultusunda yapmışlardır.
Evliyalar için dahi tevhitte bir fark olmadığından, onlar için de zat evliyası,/veya gavs-ı azam,/ kutup el aktap,/imam-ı zaman tabiri kullanılır..)

.Kaldı ki, bunlar dahi, kemal derecelerinde değişik durumlar alırlar. Bazıları bazılarına göre daha kâmildirler. İnsanlık geliştikçe öz aynı kalmakla birlikte, dinlerde değişim ve gelişim olmuş, hükümler değişmiştir. Ta ki Kuranla din kemale ermiş, Allah’u teala dininizi tamamladım buyurmuş, peygamberliğin yeni şeriat getiren babı kapanmıştır. Velayet yanı kıyamete kadar devam edecektir.
Hazreti Muhammed Mustafa s.a.v. bunların ekmelidir.
En kâmilidir. Allah’ın cc. bütün esmalarıyla, miraçta kâmilen tevhit olmuştur.
Diğer enbiya ve evliyalar ise; bir veya birkaç esmasıyla bilfiil, diğer esmalarıyla bil kuvve tevhit olmuşlardır.

Bu nedenle;
Bütün kâmil peygamberler ve kâmil veliler, Resulullah s.a.v.efendimize katılmışlardır.
Ama: kâmilin ekmele katıldığı gibi.
Öncekiler ve sonrakiler olmak üzere, bütün kâmillerin efendimize bağlılıkları vardır.
Amma;
Bu bağlılık faziletlinin en faziletliye bağlanması şeklindedir.
.Bu nedenle mutlak İnsan-ı Kamilden murat, hz. Resulü Kibriya,
Muhammet Mustafa’dan s.a.v. başkası değildir.
.Diğerleri ancak onun cüzü, vekili mesabesindedirler.
Esasen O,kendisinden sonra gelen vekillerini, hz. Hüseyin efendimiz soyundan, o zamanın gavs-ı azamı vasıtasıyla veya bilfiil kendisi yetiştirir ve göreve tayin eder.
.Hz. Muhammed efendimizle tevhide ulaşmadan, hiç kimse cenabı hakka ulaşamaz. Efendimizle tevhidin nasıl olduğunu ulaşınca anlarsın. O mübarek sana bildirir. Yeter ki sen O’nu yeterince sev; O da seni kendisine ulaştıracak kadar sevsin. Ve elinden tutup seni de cenabı Allah’a ulaştırsın.Amin.Allahın izni ile;
O’nun mührü olmadan, kâinata kimse söz geçiremez.
.Bu konuda söz söyleyen herkesin edebi bu çerçevede cereyan eder.
Allah’a karşı edebimiz nasıl ise, Allah’ın bütün esmalarıyla bilfiil tevhit olmuş efendimize edebimiz de aynı olmak durumundadır.

Bilesin ki.
Allah seni korusun…Anlayışını artırıp,İzzetinden izzet versin..
İNSAN-I KAMİL; öyle bir kutuptur ki:
Cümle vücut semaları onun üzerinde devresini tamamlar.
Önünden sonuna kadar bu böyledir.
İNSAN-I KAMİL: Daima birincilik makamının sahibidir. Bu durum, varlığın oluş tarihinden başlayıp, ebediyete kadar böyle devam eder. Âdem as. İle başladı, kıyam efalini yapmakla görevli son vekil ile tamam olacak.

Sonra…
İNSAN-I KAMİL: Çeşitli vasıflara bürünür. Çeşitli yerlerde zuhur eder.’’O, her an bir şendedir.’’Kendisi hangi sıfatta görünüyorsa, o isime itibar edilir. Diğer sıfatları kuvvede (sözde-fikir bazında) kalır.

Bu fakir,
O mübarekle buluştu,tanıştı..
O, suret olma yönü ile her surette mekân tutabilir.
Edep ehline düşen odur ki: O’nu hayatta olduğu şekilde görürse, o zamanki adını söyleye.

…………….O mübareği, dünya gözüyle görme işi,1973 yılında, yirmi dokuz yaşımda iken, Allah’ın bir lütfü olarak, Konya ili-Ilgın ilçesi çavuşçugöl kasabasında, öğretmenlik yaptığım sırada gerçekleşti.

.Bir tevafuk sonucu hocam, mürşidim, Hacı İsmail Fidan hz. ile tanışmıştım. Tanır tanımaz, aramızda olağan üstü bir bağ oluştu. Hocamı her gördüğümde, gönlüm huzurla dolar, onunla birlikte iken kendimi asrı saadette, rasulullahla birlikteymiş gibi hissederdim.
Aklım, o olmadığını bilirdi tabii. Ama gönlüm öyle hisseder, öyle hayal ederdi.
Hocamın mübarek nazarına mazhar olduktan hemen sonra; Olağan üstü bir çabuklukla Allah ve peygamber aşkı bütün benliğimi sarmıştı.
Verdiği ilk görevi tamamladığımda, nur görmeye başlamıştım.
Önderimin tesirine girdiğimin ikinci yılı idi.
……………Evimde, arkam kıbleye dönük olarak, Resulü Kibriya efendimizi tefekkür ediyordum. Ona âşık olmuştum. Onu düşünmeden bir dakikamı bile geçiremiyordum. Herhangi bir şey onu düşünmekten bir an için alıkoysa, kendimi sevdiğine ihanet etmiş biri gibi hissediyor, suçluluk duyuyordum.
Günlük yüzlerce salâvat-ı şerife getiriyordum. Yetmişbeş gündür aralıksız ‘’Esselamü aleyke ya eyyühen nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü ‘’Okuyordum. Çoğu zaman salâvat getirirken ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyordum.
.O gün mutat ibadetlerimi yapmış, yeterince salâvat getirmiş, kendisini görmek için yanıp tutuşan, bağrı yanık biri olarak, arkam kıbleye dönük, dizlerimin üzerinde oturmuş vaziyette tefekkür ediyordum. O sırada;
Karşı duvarda, nokta büyüklüğünde, yeşil bir nur (zat nuru) doğdu. Son zamanlarda çok sık görmeye başladığım zat nurunu seyredip, feyizlenirken, mübarek nur genişlemeye başladı.
Tahminen otuz, otuz beş santimetre çapa ulaştığında, birden gözlemlediğim yeşil nur yerine efendimizin mübarek yüzü belirdi. Sadece başı görünüyordu. O mübarek olduğunu hemen bildim. Eski bir tanıdık gibi… Sevinçle gülümsedim. O da gülümsedi. Sanki sürprizzz, der gibiydi. Gözlerimin içine baktı, baktı. Gözlerime bakıyordu ya bütün bedenime nüfuz ediyordu. Kendisinden öyle bir feyz, bir enerji yüklendim ki, bedenimin her hücresinin kutsandığını,nurla dolup taştığını hissettim.
Yaşadığım halin insana kattıklarını anlatmak, kelimelere dökmek imkânsız bir şey. Yaşanmadıkça anlaşılamaz. Ruhumda öyle bir rahatlık, huzur ve güven tesis edilmişti ki, bu olağan üstü hali en tabii hadiselerden bile daha doğal karşılamıştım. Cennet yaşamak böyle olsa gerek,diye düşündüm.Bu karşılıklı etkileşim en az üç, belki beş dakika kadar sürdü. Bu süre içinde alınması gereken alınmış, verilmesi gerekenler verilmişti.

.Hasret gidip, huzur tesis edilince, o mirat-ı mücellayı (nurdan aynayı ) yeniden, yeşil bir nur perdeledi. Açıldığı hızla, yavaş, yavaş, küçüldü. Bir nokta büyüklüğüne indirgendi; kayboldu.

.O ana kadar kendisine duyduğum, bütün varlığımı yakıp, kavuran aşkın yerini, anlatılması imkânsız bir huzur kapladı.
………….Daha sonraki özlemlerimde, aynı ateşi bir daha asla hissetmedim. Hep rahmet duyguları ile görüşme gününü bekledim.
Şu anda bu satırları yazarken, o günlerin hatırasına aynı şekilde ağlıyorum. Ve bu duyguları yeniden yaşatan mevlaya, hesapsız şükrediyorum.

Dört beş yıldır, kendisini açık bir şekilde göremiyorum.
…………Mutlaka gücendirmiş olmalıyım. Geçim derdinden dolayı tefekkür etmeyi de salâvat getirmeyi de ihmal ettim. Rahmetinden mahrum bıraktım, kendi kendimi. Salâvattan asla geri kalınmamalı. Yapılan salavat hem Peygamberimize, hem geçmiş evlatlarına ve hem şu anda yaşayan bütün müminler ve evladı resule gider.
Mademki o günlerdeki gibi yeniden ağlayabiliyorum, inşallah şu anda yanı başımda nazarı üzerimdedir. Bu aciz evladını affetmiştir ve yeniden, görüşmeye bi iznillahi teala, karar vermiştir.

…………Gece gündüz; Ümmeti için yakarmalarım devam ediyor. Her türlü dünya işini bıraktım. Günün yirmi dört saati, uykuda bile ibadet halindeyim.

………….Hayretten bi iznillahi teala kurtuldum,sayılır.Sonunda otuz beş yılın ardından,celaldan yakamızı kurtarmış olduk.
.Ne yapacağımı nasıl yapacağımı, her gün biraz daha iyi anlayarak devam ediyorum.
Nasıl oldu da bu zamana kadar celalden kurtulamadım; bilemiyorum.
…………..Meğer bu ilm-i ledün, hikmeti gereği, hep böyle tam mesai istiyormuş. Bir an bile gaflet edilmemesi lazımmış. Her yaptığımız hareket, her söylediğimiz söz tecelli ediyormuş.. Dünya ile ilgilenmek zatlara göre değilmiş. Dünya ile ilgilenmek, hikmetteki işlerini doğru yapmalarına mani oluyormuş. Neden bilinen bunca evliya mazbut bir hayat sürmüş sorusunun cevabını kesin bir bilgiyle, öğrenmiş olduk.

.Sürekli celal fırsat bulup, olmadık tecellilerle bizi uğraştırırmış. Şükürler olsun, artık gözümün önü az da olsa açıldı. Bir görev biter bitmez, yenisine başlıyorum. İnşirah suresini sürekli okuyorum. İşlerimin sürekliliğine katkısının çok büyük olduğunu keşfettim.
Hem ülkemin, hem ümmetin ihtiyacı o kadar çok ki, biri bitmeden birkaçının planını birden yapıyorum. İki bin yedi yılı,30 Ekimi 31 Ekime bağlayan gece 01.33 te bu satırları yazdım.

.Halen sürekli olarak gördüğüm o yeşil nokta büyüklüğündeki nurun zat nuru olduğunu çok sonraları, hocam Hacı İsmail Fidan hz. den öğrendim. Esrar-ı Hikmet Kitabında, Hafız Hüseyin Kemal hz. de; bu zat nuru için,’âlemlerin yaratıldığı nur’ tanımı yapıyor.
Tevhidin durumuna göre,
Kemalde olanlara- yeşil,
Cemalde tevhit olanlara- beyaz,
Celalde tevhit olan zatlara- kırmızı olarak görülür.
Zat makamına ulaşan seçilmişler görebilir, denilmektedir.
Bu hadiseyi, o kadar sıradan bir olay olarak değerlendirmiştim ki, yıllar sonra önemini kavrayabildim. O tecellinin manevi sarhoşluğunu sıfatullahla, yeşil nur içinde, kâmilen bir oluncaya kadar anlayamamıştım. Mecnun’un Leyla’sını tanıyamaması buymuş, meğer.
Daha sonra gerçek rüyalarda, efendimizle defalarca buluşmak nasip oldu. İleride bu buluşmalardan bahsedeceğiz inşallah.

Bu nevi buluşmalarda; O Hazretin, gerçek kimliği ile isimlendirilmesi söz konusudur. Ancak O’nun için yukarıda söylediğimiz gibi her surete girme yetkisi ve yeteneği vardır.
Suretlerden herhangi biri gibi göründüğünde, Muhammed s.a.v. Olduğu bilindiği zaman , göründüğü suretin ismiyle hitap edilir. Bu böyle olmasına rağmen, verilen isim, doğrudan hakikati Muhammed’iye gider. Zat görevi gereği yapmak zorunda olduğu işleri yaparken, O’nun maneviyatına yakınlaşıp uzaklaştığı olur. Uzaklaşma durumlarında hakiki yüzüyle buluşmak mümkün olmaz. Tevile ihtiyaç duyulacak şekilde görüşülür. Ehli bu durumu bilir. Yapılan görüşmelerin ışığında hizmetini sürdürür.


Hele Şibli’nin durumuna bir bak:
Resulullah S:A onun suretinde göründüğü zaman, talebesine şöyle dedi.
—Şahidim ki ben; Resulullah’ım
Talebe, keşif sahibi biriydi...
Meseleyi anladı ve cevap verdi;
— Ben de şahidim.
Sen Rasulullahsın..
******

Öze /le ÇAĞRI



I.PERDE




Bilesin ki
Allah (cc)
yar ve yardımcın olsun
ancak, sıfat ve isimleriyle bilinir
zatı, bir emirden ibarettir

huzurunda divan dur / eğil
isim ve sıfatlar O’na dayanır
ancak / özdedir
vücut olarak değil


herhangi bir şeyin
varlığıyla dayandığı zat
isim ya da sıfattaki / özdür
özün sıfattan talebi / akıl edip bulsun
zat tabirini kabul eden şey
isterse var / mevcut
ister / Anka olsun

süphan olan
Allah’ın zatı yüce
bir ve tek
kendi nefsiyle kendine yardır
öyle ki
her var ve yok / yalnız onunla vardır


zira O, nefsiyle kaimdir
halkı kendi nurundan var etmiş
kimliğinde / özü, isimleri
sıfatları birbirine yar etmiş.


ezelden ebede böyle olunca
O yüce zat;
her surette / suret olup görünmüş
her sıfatta / türlü vasfa bürünmüş


II.PERDE





sayıya gelmez / kemalleri
hadsizdir / hudutsuzdur
kendi kendine / bürünmüş,
perdelenmiş


cüz akıl, küll’ü idrak edemez.
bil ki / bu konuda idrak,
idraksizliği idraktir.
öze miraç olmadan
kul celali bilemez
kemali ancak / kemal bilir


anla ki / Allah’ü tealanın zatı
örtülü / âlemlere perdeli
tekliğinden ibarettir / deriz.
O sultan, aziz olan zat’a
imanı /göz görmeden ederiz

şeyin bilinmesi
anlaşılmasıyla olur
anlaşılmak olunca gaye
şey şeyi münasip, dengiyle
yahut ,kamil zıddıyla bulur.

vayy, böyle iken iş
ne kalır kulun eline
zıt yok ki, zatına denk
kıyas edip, biline


her kuş bu meydanda ötemez
dinleyen hem
izinle
söz söyleyen susar.
fehimler teslim olur / diz çöker.
davalara girişmez
ilim süphan Allaha
zati yönden ilişmez.



III. PERDE





bu böyledir dedi
lütfedip
mukaddes kuş
ve
uçtu yüceler yücesi zat derinliğine

bütünde eksiksiz yüzüp /gezdi.
kainatta kayboldu / göçtü
her zerre’de ve küll’de
müsavi hakikati bulmakla,
ayan beyan açık halde olmakla
isim ve sıfatta araladı perdeyi

bildirdi ki
mutlak / bir vücut gerekli.
ancak
zatiyle asla bilinmez
olsa da olur
olmasa da denilmez.

basiret dediğin şu iş
tendeki bu gözedir
bir yitirilmiş varsa / yar
O’na değil
bizedir





IV. PERDE






duymalısın ey nefsim
Kur’an sana seslendi
cennet, cehennem / sende
bütün aleme halife, sen
duy /duy çağrıyı lütfen
sensin muhatap dendi


maksat sensin
ya sin


************


Azizim;
Bu öyle bir iştir ki;
İnkâr götürür yanı yoktur.
Bu mana şuna benzer;
Uyuyan kimsenin rüyasında, bir sahsı bir başka şahsa benzer görmesi gibidir.
Keşfin bir mertebesi de, uykuda olan bir şeyin ayık halde olmasıdır.
Ancak uyku ile keşif arasında farklar vardır.
Şöyle ki;
Muhammed aleyhisselam rüyada görülür; aynı isimle anılır. Ancak, ayık halde aynı isim verilmez.
Zira misal âlemi tabir tutar.
Amma keşifin durumu böyle değildir.

Hakikati Muhammediye, sana keşif yolu ile ayık halde geldiği zaman, âdemoğlu suretlerinden biri gibi gelir.
İşte o zaman;
Hakikati Muhammed’iye, o suretin ismi olur.
Sana lazım gelen de budur.

.O takdirde sana düşen; Resulullah S:A: efendimize karşı edebin nasılsa, o görülen suretin sahibine de edebin aynı olmalıdır.
Zira keşif sana şu ihsanı yapmıştır.
Muhammed S.A. o görülen surette görünmüştür.
İşte; o zaman, o suret sahibi ile olan muamele şeklini değiştirmen gerekir.
Onunla önceki gibi olmak senin için caiz olmaz.


Benim için hocam, Hacı İsmail Fidan’ı ilk tanıdığımda bu keşif oluşmuştu.
O zaman, keşiften, böyle bilgilerden haberim olmadığından, bu şekilde tevil etmedim.
Ancak; kendisine ilk görüşmemizden itibaren öyle bir sevgi besledim ki, Resulullah böyle biri olmalı, diye düşündüm.
Bazı günlerde bu hal hocamdan kalkıyor, sıradan biri olarak beliriyordu. Sonra o hal yeniden oluşuyordu.
Bu değişimin hocamdan mı benden mi kaynaklandığını şu anda bile kesin bilgi ile bilebilmiş değilim. Ancak şu kadarını söyleyebilirim.Ne zaman inançlarıma bir saldırı oldu,hemen hocamın görünüşü efendimize benzerdi…Ben öyle hissederdim.İnançlarım yeniden tazelenir,büyüyüp serpilirdi.O nedenle;
Hocama, O mübareğe saygı duyuyormuş gibi saygı duydum, hep. Hiç bir konuda muhalefet etmedim.
Her gün onlarca kerametini görüyordum.Arkadaşlarımda aynı etkilenmeye görmüyordum.Yaptıkları birtakım hatalı karşı duruşlarını da anlamıyor,küçük büyüğü,öğrenci öğretmenini kapsayamaz(yargılayamaz) diyerek izaha çabalıyordum.O davranışı veya sözü ne amaçla söylediğini doğru sezip sezmediğimizi her zaman ihtiyatla karşılamak gerektiğini iddia ediyordum.Nitekim ne demek istediğini beş on sene sonra iş başa düşünce anladığım çok oldu.
Başkalarının yanında bile yalnız benim görüp sezdiğim olağanüstü haller oluyordu.
Birçoğunun hocam bile farkına varmıyordu. O nedenle olup bitenleri hocama bile bildirmiyor, sır olarak kendime saklıyordum. Unutmaktan korktuğum olayları bir deftere not ediyor, bazılarını şiir halinde yazıyordum. Bunlardan bir örnek:

tecelli



Sardı altı yönden, çepeçevre
Parlak, kar beyazı, ilâhi
Mini mini nur taneleri



Götürdü cümle varı nâ mekâna
Lâ zamana
Hüznün deli dolusuna
İdrakin müntehasına

Aklın acze düştüğü o yerde
Her şey safi nûr
Seven nûr, sevilen nûr
Sevginin aslı nûr’un âlâ nûr

Yaşayan mıyım, yaşatan mı?
Orda burda, nârda-nûrda
Belli değil
Tam orta yerde mi muttasıl
Anlaşılmaz ebediyen, anlatılmaz
Kim suret kim asıl


Hay hakk…
Yaşamın sabitesi
Sonsuzluk kadar çözümsüz
Akıla
Her şey görece
Her şey izafî
Belli değil kim ölü kim diri


Diri bilinen Hakk’tan bi haberler mi?
Öldü bilinenler mi?


Vasıtasız yüz yıllar ötesinden
Çağları kucaklayanlar mı?
Peygamberler, âlimler, şehitler mi?
Kurulmuş mahkeme-i Kübra
Ezelde verilmiş hüküm
İnfaz yapılıp durmada an be an
Diriler şahitler mi?


Hor görme hiçbir canı
Hiçbir zaman
Aman
Sakın, sakın
Farklı farklı her birinin yazgısı
Cebri hâl denizinde yüzmedeler
Cümlesi halinden bi haber


Ayaklar köstekli, eller kelepçeli
Acz içinde, makam-ı cüzde her biri
Aç gönül gözünü gör, bak
Vahye sütkardeş her tecelli

Diz bağları çözülmüş
Çökertilmiş dimağları
Niçin varsa onunla uğraşta eşya
Hara düşmüş can binaları


Akıllar sarhoş, gönüller sarhoş
Orda-burda, nârda-nûrda
Emanet kendilerine canları
Alınlar her hâlde secdede
Biteviye zikirde dilleri
Yürekler hâvf içinde benizler uçuk
Can, bedenlere dizili boncuk boncuk



Bütün zamanlar kahhar yaratanın yedinde
Cümle mekânlar teslimiyet hâlinde



Görüleni görüldüğü gibi anlatamam
Anlatsam okutamam
Kaygılanırım
İstimdat Ya Resulullah
Orda-burda, nârda-nurda
Şefaatin olmasa yargılanırım

Öyle bire bin vermek Adetullah
Ben verebildiysem bire bir bari
Ohh yeter
Dünyadan, ahiretten, sevgiden yana
Özrümü kabil etmezse, ay yüzlü sevgili
Ebediyen vah bana, vahlar bana


**************
Şimdi her olayı yazmadığıma hayıflandığım oluyor..O zamanlar kendime gereğinden fazla güven duyuyormuşum.Unutmam sandığım birçok olayı ve özellikle keşifi ya unuttum ya da duygusal yanı kayboldu.Bugün yazsam bile yalın olur,feyzi yeterli olamaz.
Daha sonra ilişkimiz ilerledikçe, hep efendimiz önünde ders alıyorum, o beni eğitiyor olarak tahayyül ettim.

Gerçek yüzünü merak ettiğimde ise yukarıda anlatıldığı şekliyle, can gözüyle, ten gözüyle görmek nasip oldu.
Öbür âleme yürümüşlerin bu âlemi görebildiklerini biliyordum. Çeşitli kaynaklardan duymuştum. Ancak; bu âlemdekilere, Ahiret âleminin dünya gözüyle görülebileceğini, o keşifle anlamış oldum.

Sakın ha, bu anlatılanlardan tenasüh, yani ruh göçü (reenkarnasyon) manasında bir şüpheye kapılmayasın.
Allah için böyle bir şey asla olamaz.
O, her surette suretlenebilir.
Herhangi bir tecellisini tekrar etmekten münezzehtir. Rasulullahın s.a.v. her surette bir suret bulma makamı vardır. Yukarıda beyan edildiği gibi; O cümle esma ile tevhit oldu.
Hal bu ki, efendimizden sonra gelmiş geçmiş evliyaların en büyüğü olduğundan emin olduğum, hocamın hocası, Hafız Hüseyin Kemal Sertyeşilışık bile beş esma ile tevhit olmuştur.
ESRAR_I HİKMET kitabında beyan eder.
Bu beş esma ayet el kürsü’deki beş esmadır.

Bu fakir dahi üç esma ile tevhit oldum.
Allah, Rahman, Rahim esmaları. Yani, Bismillahirrahmânirrahiym,
İle tevhit oldum.
Bu nedenle, içinde bulunduğumuz zamanda ism-i azam,(her zamankinden daha çok,) besmeledir.

………Bu öyle bir lütuftur ki diller anlatamaz. Bu zor çağda müminler besmeleyi yeterince okur ve işlerini samimiyetle Allah’a bağlarlar ise duaları kabuldür.


NÛR-U TEVHİT
Ilgın -1993


Bütün nefislerde bir feryat;
Söyler, adımız yokluk, ya Nûr.
Rabbimizsin, Rahiymsin, sen, sen.
Be’de bir noktadır bu evren.



Rab kulundan razı, kul Rab’den
Hayret yok oldu, geldi huzur.
Var olan, Hayyul Kayyum’sun sen.
Hay hâkk, gören sen, görünen sen.

Mahlûk yokluk gömleği giymiş.
Külli renkler yeşil tek bir nûr.
Nurun tamamı sensin, sen, sen.
Nurdandır gören ve görünen.


Tevhit idrakin müntehası.
Akıl orda yanar yok olur.
Birleşirken elimle elim;
Bismillahirrahmânirrahiym.



Ben ben’i alır ben’in içine,
Gayri ben yok,’nûrun âlâ nûr’
Kün deyince oluşur evren,
Tespihim ben’de sen, sen de sen.



.Allah ismi, cümle isimleri cem etmesi cihetiyle, ileride çok şey bekliyorum. Ancak şu anda rahim esmasından, Rahmana yürümekteyiz. Bizim ezeli nasibimize, besmele ile tevhit olmak düştü ki, besmele çeken ismi azamın nimetinden, kolaylığından, rahmetinden faydalanır. Ayrıca bunun böyle olmasının başka hikmetleri vardır ki zamanı geldikçe şerh edilecektir.

Bir hadisi şerifte;
………………‘’Kuran fatihadan, fatiha besmeleden ibarettir.’’
Buyurulmuştur.
. (.Bu kavle göre, bizim tevhidimiz kuranın tümü iledir ki, inşallah bu, şeriat-ı Muhammediyi yeniden ihya ile görevlendirildiğimiz anlamına da gelir.
Kur’an’ın yeniden ihyası başlı başına bir kitap konusudur.
Kur’an’ın hayatımıza yeniden dâhil edilmesi gerekmektedir.
Uygulamadan neredeyse kalkmış hükümlerinin ihyası görevi, zat evliyalarına düşen, vazgeçilmez bir vazifedir. Geçmişte yapılan efaller, okunan dualar nedeniyle bu sapmalar oluşmuştur. Geçmişi eleştirmek değil, kastımız. O şartlarda öyle gerekmiş, bilerek veya bilmeyerek o dualar okunmuş ve netice bugünkü durum tecelli etmiştir.
Zat evliyaları yaptıklarından sorumlu tutulamazlar.Bütün sıfatullah ile tevhit olduklarından hiçbir konuda hacir altında değillerdir.Kuranı kerimde onlar sorumlu tutulmazlar ifadesi vardır.
Diledikleri şekilde hizmet verirler. Esas olan Kur’an-ı kerime sadık kalmaktır. Geçici tecellileri değiştirmek yine zamanın zatlarına düşer. Tam yetkilidirler.Aldıkları ilhamlarla esasen hep Allah’ın dilediklerini tecelli ettirirler.Okudukları esmalar esmaullah,yaptıkları efalleri efalullahtır.Bu sıfatullah nurlarıyla tevhit konusu,Abdülkadir Geylani hazretlerinin Gavs-iye risalesinde şöylece dile getirilir.
’’.Ve dedi ki,Ya gavs- A’zam;
İttihat öyle bir haldir ki onu lisan anlatamaz.Kim ona iman ederse makbul olur,ve kim reddederse o hali,küfretmiş olur.O kapı kendisine kapanır.
Kim tevhide ulaştıktan sonra ibadeti beşeriyetiyle irde ederse,Allah’a şirk koşmuş olur’’
Bu ifadenin yüzlerce yıl öncenin insanına bu kadar açık anlatılabilmesine hayret etmek abes olmasa gerektir. Nur-u tevhide ulaşmış olan zatın efali efalullahtır,esması esmaullahtır,o zamanın çocuğudur.Zamanın sahibidir.Öyle zatların nefisleri için kendini Allah’a gelin eden nefis tabiri kullananlar çıkmıştır..Allah’tan bir anlık bile gafil değildir.

Rasulullahın ve Allah’ın sünneti, âdeti böyledir.
O,her zaman, zaman halkının en kâmilinde, Nur-u Muhammedi olarak yaşar.
Adetullah böyledir.
Sebebi;
O zatların makamlarını yüceltmek, onların eksik yanlarını tamamlamak, hizmetlerini kâmilen yapabilmelerinin temininden ibarettir..
Zira onlar, Rasulullahın, zahirdeki halifeleridirler.
Batında ise..Onların hakikati kendisidir.

Bilesin ki;
İNSAN-I KAMİL:
Zatı ile mevcudun tümünü karşılar.
Letafeti ile ulvi hakikatleri karşılar.
Kesafetiyle süfli hakikatleri karşılar.
O yüce zat,
Kalbi ile arşa karşı durur.
Bu manada Resulullah S.A. şöyle buyurdu:
‘’Müminin kalbi, Allahın arşıdır.’’
Daha hangi yönleri ile hangi şeylere karşıdır….
İnsan-ı kamil adlı esere bakılabilir..

*************

.Bizim kastımız, İnsan-ı Kamil, hangi ilimle, nasıl hizmet eder,sorusunun mahiyetini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktır.
Böylece, gelecekteki, zatların, hatasız, hizmet vermelerine yardımcı olmaktır.
.İnsanlığa ve müminlere doğru hizmet için yardımcı olacak, kaynaklarda mevcut ilmi ve kendi tecrübelerimizi aktarmaktır. Bizden öncekilerin tecrübeleri olmasaydı, insanlık bu seviyeye gelemez, dinler inkişaf edemezdi.

Tevhide ulaşan zatlar ilmi toplu alırlar.
Tafsilatta tecrübe devreye girer. Kuran-ı kerim, Rasulullahın hizmetlerinin ve tecellilerinin ürünüdür..Geleceğe rahmettir.. Allah’u teala Cebrail vasıtasıyla Resulünü, açıktan destekleyerek, hakikatin özünü kullarına ulaştırmıştır. Ancak ondan (kurandan) dahi yararlanmak kolay değildir. Hakikat, Kur’an-ı kerim yedi tayf üzere anlamlıdır. En derin anlamı- ilm-i ledün- bilgilerini içerir.

İşte- ilm-i ledün - dediğimiz ilim, öylesine geniştir ki tafsilinin önü ve sonu yoktur. İlimler içinde en zor ilimdir.
Rasulullahın;
‘’Bana üç ilim verildi. İkisini bildirdim, birini gizledim;’’
Buyurduğu ilimdir.
Bu asırda,müslümanların içinde bulundukları zor durumdan çıkabilmesi için, çok ihtiyaç olduğundan, Allah’ın Müminlere,bir ikramı olmak üzere, Hafız Hüseyin gaddese sırrı- hu hazretlerinin tecrübeleri sonunda, peygamberimizin şefaatiyle, zahire çıkmış,kayıt altına alınmış,geleceğin hizmetine sunulmuştur..Bu eser ve nüshalarından başka hiçbir kaynakta olmayan, açıklıkla yazılmış bir ilimdir. Ezeli takdir ile bu çağın nasibidir.İki cihan savaşı yapmış olan bu büyük zat, Allahın izniyle ve resulü kibriyanın şefaatiyle bize bu ilmi bırakmış ki, hakikat yok olmasın. Bu ilimle hizmet verildiğinden, insanlık yirminci yüzyılda bu kadar mesafe almıştır. Aya çıkılacak teknolojiye sahip olunmuştur.Dünyada savaşlar asgaride tutuldukça ilerleme devam edecektir.Umulur ki en kısa zamanda yıldızlara çıkıp,artan dünya nüfusu göç ettirilebilir.

Zira Peygamber efendimizin vefatından başlamak üzere, yapılan hizmetlerde hatalar başlamış, bu günlere gelinmiştir.
Örneğin;
İslam’ın temel prensiplerinden biri olan cumhuriyet terk edilerek, saltanat vücuda getirilmiş ve bin dört yüz yıl, zahirde gelişmelerin önü kesilmiştir. Sonunda gayri müslimler, teknolojik üstünlüğü ve zenginliği ele geçirmişlerdir. Çünkü evliyalar --hayır zannıyla-- şerre dua etmişler. Kur’anda kesinlikle yasaklanmış efalleri yapmış, okunmaması gereken isimleri islam topraklarında okumuşlardır. ‘’Benim güzel isimlerimi okuyun ‘’diye emir olmasına rağmen, Allah’ın kötü ismi olmaz hükmüyle, her ismini dualarına yanlış tertiplerle almış, gelecek nesillere virt olarak tavsiye etmişlerdir. Ve yüzyıllardır bu yanlış tertiplerle dualar edilegelmiştir. Hal bu ki, anlam bakımından negatif esmalar ’la’ takısıyla okunması gerekir. Örneğin; mümit esması ‘ya Mümit’ şeklinde okunursa ölüm getirir. La takısı ile okunursa ölümü erteler.

Hafız Hüseyin g.s. hz. Esrar-ı Hikmet kitabıyla öyle bilgileri kayıt altına almış ki bu sayede, kendisinden sonra görev alan hocam Hacı İsmail Fidan hz. Zamanında Türkiye her türlü savaş tehlikesinden korunmuş. Tarihinde ilk defa bu kadar savaşsız bir dönem yaşanmıştır.
Rahmetli bununla sık sık, övünürdü. Haksız da değildi. Bu sayede yüzlerce yıl sonra Türk çocukları dedelerinden masal dinleme şansına sahip oldular.

Allah’ın tecellileri asla sınırlanamaz. Çağa göre ortaya çıkan problemlerin çözümü için sürekli içtihada gerek duyulacaktır. İçtihadı ise, millet iradesi, günün ihtiyacına binaen yapacaktır. O nedenle islamın ön gördüğü yönetim biçimi en başından, demokrasidir. Yöneticilerin seçimle iş başına gelmesidir. Bireyin iradesini ve yeteneklerini rahatça insanlığın hizmetine sunabilmesidir. İslam insanı hür kılmak için vardır. İslam inancında her türlü ilahı’ la’ ile reddetmek varken, devletler; firavunların uygulamaları gibi kişilik haklarını( islama aykırı olarak) kısıtlamıştır. Bunun sonucu olarak bireyler yeteneklerini insanlık adına ortaya koyma fırsatı bulamadan, insanlığa yeterince katkıda bulunamadan ömürlerini tamamlayıp gitmişlerdir. Devlet ve millet yetiştirdiği her ferdinden azami verimi alması gerekirken, istibdat neticesinde bundan mahrum kalınmıştır. Bunu becerebilen gayri müslimler çağın gelişmiş toplumları olmuş, islam âlemini sömürge haline getirmişlerdir. Bütün bunların temelinde yönetim şeklinin islama uygun olmaması yatar.
……………Ulamanın yönlendirmesi, bilgilendirmesiyle hüküm verecek olan, kamuoyudur.
……………Bu hakikati en kamil haliyle bilen peygamberimiz, uygulamalarında, gerek yakın çevresine danışmak suretiyle ve gerekse büyük biatlerle bunun örneklerini vermiştir.
……………Bu söylediğimizin yüzlerce örneği islam kaynaklarında mevcuttur.
Bu kitabın konusu her söylenilene bir örnek getirmeye uygun değildir. Bir örnek vermek gerekirse,Hz Hamza’nın ısrarları neticesinde ‘Müşriklerle savaşın’ ayetinin inzali verilebilir.
Her ihtiyaç duyduğunda vahiy imdadına yetiştiği halde, çevresine en önemli konularda bile danışmış. İstişareyi İslami kaideler arasına yerleştirmiştir. Hendek savaşında, hatta Uhut’ta ashabın katkısı açıklıkla kayıtlara geçmiştir.

Bilesin ki;
Yüce Hakk’ın sureti, Resulullah s.a. efendimizin şu hadisi şeriflerinden anlaşılır.

O, şöyle buyurdu:
—Allah-ü teala Âdem’i Rahman sureti üzerine yarattı.’’
Diğer hadislerinde ise şöyle buyurdu:
-‘Allah-ü teala Âdem’i, kendi sureti üzerine yarattı.’

Bunun oluşu şöyledir:
Allah-ü teala diridir. Âlimdir, güçlüdür, diler, işitir, duyar, konuşur. İnsan dahi öyledir.
Diridir, âlimdir…….

Sonra:
İnsan; yüce Allah’ın hüviyetini, hüviyeti ile benliğini, benliği ile zatını, zatı ile şümulünü, şümulü ile hususiyetini, hususiyeti ile karşılar.

Ayrıca;
O’nun bir başka karşılaması daha vardır ki:
O;
zata bağlı hakikatleri ile, Hakk’ın mukabilidir.

Bilesin ki;
İNSAN-KAMİL:
Zata bağlı bütün isimleri ve sıfatları hak etmiştir.
Çünkü nur-u tevhitte hakikatte tevhit olmuştur.
Tevhidin mahiyeti ile ilgili bilgi ilerleyen bölümlerde bütün yönleriyle açıklanacaktır.
O makamda ve daha sonra beşeriyete intikalde;
İNSAN-I KAMİL yüce Hakk’ın aynasıdır.
Ve dahi Yüce Hakk İNSAN-I KAMİL’İN aynasıdır.
Kaldı ki;
Yüce Hakk, kendi zatına vacip kıldı ki:
İsim ve sıfatları ancak İNSAN-I KAMİL’DE görüle.
Bütün bu anlatılanlar, şu ayet-i kerimenin manasıdır.

-‘Gerçekten biz, emaneti yere,göklere ve dağlara arz ettik;onu taşımaktan çekindiler.Ondan korktular.Ve…onu,İNSAN YÜKLENDİ.zira o Zalim ve cahil idi..’.(33/72)

Yani o nefsine zulüm etti.
Bulunduğu derecesinden indi.
Çünkü kendi durumunun ve hakk’ın cahili idi.
Zira, ilahi emanetin muhatabı olduğunu anlayamıyordu.

Burada Risale-i Gavsiye ye müracaatın yeri gelmiştir.


Abdullkadir Geylani hz
Buyuruyor ki;

-Ya gavs-ı a’zam dedi Allah;
-Allah gayrından beri,öte Allah’a yakındır….

-Ya gavs-ı a’zam dedi,Allah;
-Lebbeyk,Rabbi gavs,dedim
-Nasut ile melekut arasındaki her tavır şeriat;
Melekut ile ceberut arasındaki her tavır tarikat;
Alem-i ceberut ile lahut arasındaki her tavır da hakikattir.

-Ya gavs-ı a’zam;
Hiçbir şeyde zahir olmadım,
İnsandaki zahir oluşum gibi..

Sonra sordum Rabbime,
Dedim ki;
-Hiç mekanın oldu mu?
-Dedi ki;
Ya gavs-ı a’zam;
Ben mekanın mekanıyım….
Benim mekanım olmaz..
Ben insanında sırrıyım.

Dedim ki;Yarabbi;
-Hiç içer misin,
Yer misin.?
Dedi;
-Yemem, fakirin yemesi,
İçmem de fakirin içmesidir.

Ve dahi sordum;
-Yarabbi;
Melaikeyi hangi şeyden yarattın.?
Dedi ki;
Hakk Teala;
-İnsanın nurundan halkettim.
İnsanı da nurumun zuhurundan.

Ve dahi sordum;
-Ya rabbi Gavs,
Hiç seni taşıyan bulunur mu?
Ya Gavs-ı a’zam, dedi;
-İnsanı meydana getirdim ki beni taşıyan olsun,
Mükevvenatı da insanı taşıması için yarattım.

-Ya gavs-ı a’zam,
Ne güzel talibim ben
Ve
Ne güzel talep edilendir
insan
Hem ne güzel rakiptir.
alem
Mükevvenatın ne güzel merkubudur

-Ya gavs-ı a’zam…
İnsan sırrımdır.
Onun sırrıyım ben..

Eğer insan indimdeki menziline arif olsaydı
Derdi ki;
Bütün nefislerdeki nefsim,
Bu anda mülk yoktur
Benden başka…..

-Ya gavs-ı a’zam:
İnsanın yemesi,içmesi
Mekanın hayatta duruşu, yayılışı
Ve konuşması, susması,yaptığı işi
Teveccüh ettiği şey
Gaib olduğu her ne varsa benim
Sakini
Muharriki,
Müsekkini benim

Ve dahi buyurdu ki;
-Ya gavs-ı a’zam,
İnsanın cismi ve nefsi,
Kalbi, ruhu ,işitmesi,görmesi
Eli ayağı ve tümünü nefsimle açıkladım
Alemlerde ancak ben varım
Ve ben dahi onun gayri değilim

Ve devamla, dedi ki;
-Ya gavs-ı a’zam
Fakr aşkıyla yanan
İhtiyaç ateşiyle kavrulmuş birini görürsen
Yaklaş ona
Şüphesiz ki onunla aramda hicap yoktur.

Resulullah buyurdu ki;
-Fakr iftiharımdır
Ve iftihar ederim,
Enbiya ve mürseliyne fakrımla
Fakr tamam olduğunda o Allah’tır.

Ve dedi ki;ya gavs-ı a’zam;
-Yemek yeme,içme,uyuma
İndimdeki yerinde kalben, basaran hazır olmadıkça..

Ve ekledi daha;
-Ya gavs-ı a’zam
Kulum ,özüne yolculuk yapmamakla benden uzak olsa
Onu seferi ve batını yolculuğa müptela ederim.

-Ya gavs-ı a’zam;
-Lebbeyk ya gavs-ı Rabb.
-İttihad öyle bir haldir ki onu lisan anlatamaz.
Kim ona iman ederse makbul olur..
Ve kim reddederse
Küfür içinde kaldı demektir
Kim de vusulden sonra ibadeti beşeriyeti ile irade ederse
Şirk koşmuş olur…

Ve dahi dedi ki;
-Kim ezeli saadet ile saadete kavuşmuş ise
Ne mutlu ona
Bundan sonra mahzun olmaz ebeden
Ve
Kim ki şekaveti ezeli ile şaki olmuşsa
Yazıklar olmuş ona
O
Ebediyen makbul olmaz…

Ve dahi buyurdu ki,
Gavs-ı RABB;
Ya gavs-ı a’zam;
Fakr’ı ve yoksulluğu insanı taşıyıcı kıldım
Kim ona rakip olursa menziline ulaşır
Sahraları vadileri dolaşmadan

Muhabbet
Sevenle sevilen arasında perdedir.
Seven sevilende yok olduğunda
Vuslat tamam olur.

Ya gavs-ı a’zam;
İnsan ölümden sonrasını bilseydi
Dünya hayatını sürdürmeyi istemezdi.
Her an beni öldür,
Ya Rabb!
Beni öldür; diye nida ederdi.

Ya gavs-ı a’azam,
Kıyamet gününde mahlukatın en sevgilisi
Sağır,dilsiz,kör,mütehayyir ve ağlayandır.
Kabirlerde de bu böyledir
Beni gören sualden müstağni olur
Görmeyense faydalanamaz, sualinden,
O, işin kaaliyle perdelenmiştir

Bütün ruhlar kalıplarında durmadan raks ederler
Taa kıyamete kadar
Elestü birabbiküm sözünden
Ve sonra derler ki;
-Rabbimizi gördük

Ve daha dedi ki;
Rabbi teala:
-Ya gavs-ı a’zam,
-Kim ki ilimden sonra rüyet ister
O, mahcup (perdeli) tur.
Kim ki rüyeti (görmeyi) ilmin gayri zanneder
O, rabbi görmekten,
Güvenilmeyecek zanlara aldanıp
Aklını beğenmekle, mahrum olur

Ve devamla buyurdu ki Rabb;
-Benim indimde fakır ;
Hiçbir şeyi olmayan demek, değildir.
Belki fakirler onlardır ki
Emirleri her şeyde geçer
Bir şeye ol derlerse,
O şey olur

Ve dedi ki;
Cennettekilere zuhurumdan
Ne vahşet vardır ne de ülfet
Ve dahi:
Ateştekilere zuhurumdan
Ne vahşet vardır ne de hurkat

Ya gavs ben her kerimden kerimim
Her rahimden rahimim
Huzurumda avam gibi uyumazsan
Beni apaçık görürsün

Dedim ki,
Ya Rabbi!.
-Huzurunda nasıl uyuyayım
Dedi;
-Cismin lezzetinden,
Nefsin şehvetinden,
Ruhun anlık kaymasından sıyrıl,
Zatına fena bularak uyu.

Ve dedi ki ya gavs-ı azam,
Dedim,
Lebbeyk!
Ya Rabbil arşil azim!
Rabbel kerim ve ya Rabberrahiym

-Kim sohbetimi isterse,
Ona fakrı tavsiye ederim
Sonra, fakrın fakrını,
Sonra, fakrın fakrının fakrını,
Böylece fakr halinde benden başkası olmaz.

-Ya gavs;
Ne mutlu sana,
Mahlukatıma Rauf olabilirsen
Ve ne mutlu onların hatalarını bağışlarsan

Zahitleri, nefis yolunda
Arifleri, kalp yolunda
Vakıfları, ruh yolunda
Nefsi de hür olanlara mahal kıldım
Bil! sır içinde sırrıma gir
Unutma;
‘’Hürlerin kalpleri esrar kabirleridir’’



-Ya gavs!
Cennete nazar etme
Ve cehenneme de nazar etme
ki
Beni vasıtasız göresin

Ya gavs!
Cennet ehli cennetle meşguldür,
Azap ehli de azapla meşguldür.
Sen benimle meşkul ol ki
Bana vasıtasız kavuşasın

-Ya gavs!
Cennet ehlinden bazı kullarım
Nimetlerimden bana sığınırlar
Cehennem ehlinin azaplarımdan sığındığı gibi
Nebi ve resullerin haricinde öyle kullarım vardır ki
Onların ahvaline muttali olamaz ,
Ne dünya ne uhra ehlinden biri
Ne cennet ehlinden,ne azap ehlinden biri
Ne malik ne Rıdvan

-Ya gavs!
Kim benden gayriyle meşgul olursa,
Kıyamette sahibi ateş olur.
Kurb ehli gurbiyetinden dolayı yakınır,
Buurd ehlinin uzaklıktan yakındığı gibi.

Kimse benden uzak olamaz masiyetiyle
Kimse de taatıyla yakınlığımı elde edemez

Ya gavs,
Biri benden kurb sahibiyse,o ancak masiyettedir
Zira onlar acz ve nedamet ehlidir.
Acz, nur menbağıdır,
Ucub da kederler ve zulmet kaynağıdır.
Masiyet ehli, masiyetiyle perdeli
Taat ehli taatıyla perdelidir.
Ve ben onlardan kaçınırım…
Bunların dışında bir gurupta vardır ki
Ne masiyet ne taatla ilgileri vardır.
Hatalı kullarımı fazl ve keremimle,
Mücrimi de adl ve öç almamla müjdele.

-Ya gavs!
Taat ehli; nimetlere tezellül ettiklerinden zikrederler,
Masiyet ehli de tezellül ettiklerinde rahiymimi dilerler.

Avamı halkettim; yakınlığıma dayanamadılar;
Merhametimden araya zulmet perdesini koydum.

Havası halkettim;nuruma tahammül edemediler;
Rahmetimden araya nur perdelerini koydum.

Söyle onlara,
Kim bana vasıl olmayı dilerse
Benden gayrı her şeyden geçsin.

Dünya libasından sıyrılıp çık ki
Ahiret elbisen olsun

Ahiret libasından sıyrılıp çık ki
Zatıma vasıl olasın

Cisimlerden de nefsinden de çık
Kalbinden de ruhundan da çık
Sonra hüküm ve emirden çık ki
Vasıl olasın

Sordum,dedim ki;
-Ya rabbi gavs!
İlmin ilmi nedir.

Dedi ki:
İlmin ilmi, ilimden cehildir.

-Ya gavs,
Kalbi mücahedeye meyleden kula ne mutlu
Vayy haline o kulun ki,
Kalbi şehavete meyleder.

-Ya gavs!
Haremime girmek istersen
Ne mülke
ne melekuta
ne de ceberuta iltifat et.

Şüphesiz ki mülk, alimin,
Melekut, arifin
Ceberutta vakifinin şeytanıdır..

Kim bunlardan birine razı olursa
O
İndimde tart olunmuşlardan olur.

Ve dedi ki;
-Ya gavs,mücahede ,
Müşahede denizlerinden bir denizdir
Balıkları; vakıflardır…
Müşahede denizine girmeyi irade edene,sürekli mücahede gerekir.
Zira mücadele: müşahedenin tohumudur.

Mücahededen mahrum olana; müşahedeye yol yoktur.
Kullarımın efdali ve sevgili olanları onlardır ki;
Evladı,anası babası olup ta kalbi onlardan fariğdir.
Eğer onlar ölseler, hiç hüzün duymaz,kederlenmez…
Kulum bu mertebeye erince indimde
‘’anasız-babasız,evlatsız’’
lem yekün küfüven ehad olur.

Kim ana baba evlat muhabbetinden fena bulmazsa
Vahdaniyet ve ferdaniyet lezzetini tadamaz.
Ya gavs,bana nazar etmek istiyorsan
Bir mahalde ,gayrımdan fairi kalbi ihtiyar et..

-Hangi amel indinde makbuldür,diye sordum
-Gayrımın kalmadığı
İçinde cennet ve cehennemin olmadığı
Yapanın içinde kaybolduğu ameldir,buyurdu

Hangi gülüş indinde makbuldür, dedim
-Ağlamayarak tövbe edenlerin gülüşü, dedi

Hangi tövbe makbuldür, dedim,
-Masumların tövbesi, dedi

Hangi ismet makbulündür, dedim
-Tövbe edenlerin ismeti, buyurdu.

Ve Gavs dedi ki;
-Rabbim telayı gördüm ve sordum
-Ya rabbi’ aşkın manası nedir?
-Ya gavs, aşık ol bana
Aşık benim,aşk benim
Kalbini gayrımdan çevir
Fariğ kıl
Sonra aşktan da fena bul.
Çünkü aşk;
Aşıkla maşuk arasında hicaptır.


Gavs dedi ki;
-Rabbimi gördüm ve miracın sırrından sordum
O, buyurdu ki;
Miraç benden gayrı her şeyden uruçtur.
Miracın kemali de nazarının gayriye kaymaması
Emir ve kazama isyan etmemesidir.

Miracı olmayanın namazı yoktur
İndimde
O kulum namazdan mahrumdur…




Bilesin ki:
İNSAN-I KAMİL açısından isim ve sıfatlar ikiye ayrılır.
Sağına düşenlere;
Cemal esma ve sıfatları tabiri kullanılır.. Hayat ilim kudret irade işitme görme vb.
Soluna düşenlere ise;
Celal esmaları ve sıfatları tabiri kullanılır. Ezeliyet, ebediyet, kahhar, cebbar, müntakim vb.
Allahın isim ve sıfatlarından bazıları hem sağa ve hem sola düşer ki; bu tür isim ve sıfatlara da kemal sıfatlar ve esmalar tabiri kullanılmıştır.
Kamil, rahman, kadir, âlim vb.

Allah’ın isimleri sayısızdır.
Ancak kur’anda geçen esmaları, 99 dur,
denilmiştir.

Bu isimlerden;
33 ü cemal,
33 ü celal,
ve 33 ü ise kemal esmalardan oluşur.
İleride, hangileri cemal veya celal, hangileri kemal esmalarıdır ve aralarında ne gibi farklar vardır, genişlemesine anlatılacaktır.
Bu arada, Esma el Hüsna’dan (güzel esmalar )ne kast edilmişken, yanlış anlamak suretiyle ne büyük hatalar yapıldığını anlatacağız.

Bütün bu anlatılanlar dışında; İNSAN-I KAMİL için, sâri bir lezzet daha vardır.
Buna;
ULÛHİYET LEZZETİ
Derler.
Bu lezzeti, zat, vücudunun tümünde bulur.
Hem de yaygın bir şekilde.
Bazı veli kullar, bu halin içinde, salınıp gezmeyi, dalıp gitmeyi temenni ederler.


Sakın ola ki..
Bu zümreyi kötüleyen nasipsizler seni aldatmasın.
Zira insanların birçoğunun bu makamlara dair hiçbir bilgileri yoktur.

İNSAN-I KAMİL, bazen bütün bağlantılarından boş kalır. Öyle zamanlarda, bütün isimlerden, sıfatlardan, hatta zattan dahi sıyrılır, mücerret kalır.
Bu halinde o;
Yakin ve keşif hükmüyle, varlıkta kendi hüviyetinden başka bir şey olmadığını bilir.
Varlığın tamamını, önden sona, aşağısını ve yukarısını kendinde müşahede eder.
Şu vücut işini, çeşitli yollardan bilir, görür, yaşar.
Onun bu görüşü ve yaşayışı, birimizin, hatırına gelenleri, gerçekleri görüşümüz, fark edişimiz gibidir.
Ancak O zat, hatıraların açığını da kapalısını da, kendi özünden söküp atmaya kadirdir.
Hatta kul hakkı hariç, isterse, müminlerin kalbinden her türlü kötü hatıraları silebilir.
O sayede, bir ikram olarak, Allah’a yakınlaştıkça, müminler, kin ve nefretten, kıskançlık ve benzeri kalbi hastalıklardan arınırlar

Sonra azizim;
İNSAN-I KÂMİLİN eşyaya tasarrufu, bir şekle bürünmeye, bir alete, bir isme, bir resmiyete bağlı değildir.
Herhangi birimiz yemesinde, içmesinde nasıl tasarruf ediyorsak, o dahi eşyada öyle tasarruf eder.
Bu tasarruf hem kahır makamında, hem lütuf makamında böyledir. Bir şeyi dilemesi yeter.O şey hemen olur.
İnsan-ı kamil’i hz Mevlana g.s. nun kaleminden de (özetle)okumanın zamanı geldi sanırım..

Hz.Mevlana
Der ki :

Ey akıllı / fikirli er
Apaçık görmek istersen eğer
Canlar canı
Cananı
Şu canından geç
Yırt, at gözdeki, gönüldeki perdeleri
Yaşarken ölümü seç

Ölünür
Mezara girilir ya hani
O ölümü değil
Seni değiştiren
Karanlıktan aydınlığa çıkaran ölümü seç

O
En güzel haber veren
Peygamber; hz Muhammed( s.a.v)
Ey ulular:
‘Ölmeden önce ölünüz’ demiştir.

Nitekim
Ben de ölmeden önce öldüm de
Bu sesi / nefesi
Bu şanı / şöhreti
O taraftan aldım, getirdim

A
Azizim;
Kıyamet ol da
Hayyül Kayyum’u gör
Ki;
Her şeyi görmenin gereğini yap

Madem ki bu beden ruha alettir
Şu halde bu hakiki ölüm değildir

Nefis
Tanrı nuruna ulaşıp değişti mi
Bu beden kılıcı
Lütuf ve ihsan sahibi Rabbin elindedir
Artık
Tanrının taktiri olur
O kulun rızası
Tanrı taktirine rıza verir

Zorla değil
Sevap için değildir
Bu rızalık
Kendiliğinden meydana gelir

Taktir Ona hoş gelir de
Artık hayatı
Zevk için istemez

Yaşamı
Kendisi için istenen şey olmaktan çıkar
Sebil olur

Ezeli emir neyse
İsteyerek ve severek ona uyar

Hayat ve ölüm aynileşir

Yaşarsa Allah için yaşar
Ölürse Allah için ölür

Korkudan,
Hastalıktan değil.

İman’ı
Allah’ın dileği
Rızası içindir.
Cennet için,
Huri / kılman için değil.

Küfürü terk edişi
Yanmak / yakılmak korkusuyla değil
Allah içindir

Onlar
Merhamet timsali tanrı erleridirler

İşleri yönetmek üzere görevli
Tanrı buyruğunun sahibidirler

Azizim;
Bilesin / bildiresin ki

Cömertlik,
Sebepsiz vermektir

Temizlik,
Her şeyi yaratana verip arınmaktır

Öyle ki
Bu
Bütün şeriatların ötesindedir

Onlar
Şiddet zamanlarında
Sıkıntı vakitlerinde
Yaratılmışa
Annenin bebeğine acıması gibi acırlar da
Bedel talep etmeden
Rüşvet almadan
Gece- gündüz ihtiyaç giderirler

O erler
Ne tanrıyı sınarlar
Ne de kar zarar hesabı yaparlar
Alemlere direktirler

O tanrı erleri
Gizli dertlerin, gizli tabipleri
Muhabbetin / adaletin,
Rahmetin ta kendisidirler

İlletsiz
Rüşvetsiz daimi vericidirler

Sen de
Azizim
Bu suretle bilmiş ol ki
Kuddüs Tahir Rabbin
Yürekli mi yürekli
Yiğit mi yiğit öyle kulları vardır ki
Aramızda sıradan biri gibi dolaşır
Senin gibi /benim gibi yer içer
Ama
Dünya yalanının bıyığını koparırlar

Otağlarını, her daim, müminler için
Yardım kal’asının burcuna kurarlar

Bu şehitler
Biteviye yeniden / yeniden gazi olurlar

Bu Tanrı tutsakları, mücahitler
Her zaman her yerde
Yokluktan baş gösterir
Yeni /yeni baştan yardım elde ederler de
Anadan doğma kör değilsen
Gör,gör derler.


Zat makamının sahipleri için, üç berzahtan söz edilir.
Hattı zatında sayısız olan berzahlar üç isim altında toplanır.
Bu berzahların sonundaki makama;
Hitam …..
Adı verilmiştir.
Burası; CELAL VE İKRAM …..makamıdır.
Dilerse;
Celal sıfatlarıyla hükmeder, bu hakikat âlemini kıyamete sürükler.
Dilerse ikram sıfatlarıyla celalini en aza indirgeyerek dünyayı cennete çevirir. Tarihleri yazanlar onlardır. Onların fermanı olmadan, umumu etki altına alan bir tecelli olamaz.

Bundan sonra bir makam kalır ki o;
KİBRİYA dır.
Bu bir nihayettir ki: Onun için bir son düşünülemez.
Bu makama varan zatların durumu da değişiktir.
Kâmili vardır. Ekmeli vardır.
Fazılı vardır.Efdali vardır……
Allah..Hak söyler.
Bu yola hidayeti nasip eden Allah’tır.



Toplu olarak bu kadar bahisten sonra İLM_İ LEDÜN bahsine girebiliriz. Ancak bu konuda Muhittin-i Arabî hazretlerinin açıklamalarını da izleyelim.


…………….Fütuhat-ı Mekkiyye isimli kitabından,İsmail Hakkı Bursavinin Türkçe’ye kazandırdığı,Sayın, Abdülkadir Akçiçek’in sadeleştirerek günümüz Türkçesine kazandırdığı ‘’Özün Özü’’ isimli risaleden:

ÖZÜN ÖZÜ ve SIRRIN SIRRI

……………Hazreti Şeyhin Fütuhat-ı Mekkiyye’sinde anlatmak istediği husustan bir tanesi şudur:
_ İrfan sahibi, eğer kendi özündeki gerçeği anlasaydı; belli bir itikada bağlanıp kalmazdı.
Şöyle ki; Bir irfan sahibi, zatındaki varlığın mahiyetini tam manasıyla anlamış olsa, belli bir inanç içinde kısılıp kalmaz, iman çerçevesini daraltmazdı. Bir heyula gibi olur; kendisine eğiticisi tarafından hangi şekil verilirse, kabul ederdi.
Cümle itikatların özüne vakıf olup, kabuğa değil öze itibar ederdi. O itikatların dışta giyindiği kisvelere takılıp kalmadan bizzat aslına ererek her yüzden gerçeği müşahede eder, arifi billâh olurdu.

‘Tecelliyati Hüda iledir,
her iki cihan;
Arif ol
Hakka nazar eyle,
dilediğin yandan.’


HER ŞEYDE SEN VARSIN
Ilgın-1993


Ağaçta, çiçekte, kuşta sen varsın.
İlkbaharda, yazda, kışta sen varsın.
Yediğim ekmekte, aşta sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yar olan yok.



Akşamda, sabahta, tanda sen varsın.
Sokakta, otelde, handa sen varsın.
Kemikte, ilikte, kanda sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yâr olan yok.


Varlıkta, yoklukta, zayda sen varsın.
Dünyada güneşte, ayda sen varsın.
Cilvede, cümbüşte, cayda sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yâr olan yok.


Melekte, şeytanda, cinde sen varsın.
Bitkide, hayvanda, inde sen varsın.
Günahta, sevapta, dinde sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yâr olan yok.


Sevdiğim her şeyde, nûrda sen varsın.
Yerdiğim şeylerde, nârda sen varsın.
Annede babada, yârda sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yâr olan yok
*****

Bu hal bir hadis-i şerifte şöyle anlatılır:

—Cennetlik kimseler, makamlarına kavuştukları zaman; Yüce hakk, azametini ve kibriyasını gizleyen perdeyi aralar ve:
---Ben sizin Yüceler Yücesi Rabbinizim;
Buyurur.
Bir çoğuna Hakkın bu tecellisi, olmaz iş gibi gelir; inkâr ederler.
----Haşa ki sen bize Rab olasın !!!
Derler.
O anda tecelli üç defa değişir. Her defasında onlar, yine inkâr ederler. Sonra, Yüce Hakk onlara:
----Rabbinize dair aranızda bir işaret var mı ?.
Diye hitap eder.
----Evet var.
Cevabını hep bir ağızdan verirler.
Artık o andan itibaren; herkese zannı, itikadı, anlayışı nispetinde ayrı ayrı tecelli olur. Bu tecelli sonunda:
----Sen bizim Yüceler Yücesi Rabbimizsin.
Deyip cümlesi kabul ederler.

Bu müşahede için hazreti Resulullah şu hadisi şerifi irat etmişlerdir.

---‘’Siz Rabbinize mehtaba bakar gibi, bakıp seyre dalacaksınız.’’
……………Hal böyle iken;dünyada hakkı müşahede eden ehli irfan,yüce Hakk’ı ilk tecellide tasdik ederler.Çünkü onlar,cümle itikadı benimsemiş; her tecelliye yetenek kazanmışlardır.




DIŞARIDA ARAMA BENİ
Ilgın -1994


En uçlarda, her yaprakta ben varım;
En uç benim, yaprak benim, dal benim.
Havada, toprakta, suda ben varım;
Evvel benim, ahir benim, hâl benim.


Düşülecek her oyukta ben varım,
Üşünecek her soğukta ben varım,
Sığındığın her kovukta ben varım,
Hem düşen, üşüyen, sığınan benim.


Başlarda, yazmada al nakış benim,
Sevenler arası ilk bakış benim,
Gönülden gönüle o akış benim,
Hem yazma, hem bakan, hem akan benim.


Kulda ayıplama, karama beni,
İlaç edin sürün yarama beni,
Nefsinden dışarda arama beni,
Hem kullar, hem ilaç, her nefis benim.


Doksan dokuz boncuk ile diz beni,
Üçer beşer zikir eyle gez beni,
Gece gündüz fikir eyle sez beni,
Esma benim, sıfat benim, zât benim.

‘Burda her kim görür yarin
Görecek onlardır yarın
Orada ne anlar sevgiliden
Olanlar burada körlerden.’

Hazreti kuranda şöyle buyuruldu:
___’Bu âlemde kör olan, öbür âlemde dahi kör olur.’(17 / 72)

*****
Bu âleme gelmekteki gayeyi şu kutsi hadis, bize anlatır.
___’’küntü kenzi mahfi…..Bilinmez bir hazine idim,bilinmek istedim;alemleri yarattım:’
Bu emir böyle, ancak hakkı bilmek kolay iş değildir. Ta ki kişi nefsine arif ola:
___ ‘Nefsini bilen, Rabbini bilir’ Hadisi bu sırrı ifşa eder.



CANDAN İÇRE
Ilgın- 1994

Sûre misin, ayet misin hat mısın?
İsim misin, sıfat mısın, zat mısın?
Cahillere söylemezsin, tat mısın?
Bilmek için, hazan olup solduğum,
Candan içre, can içinde bulduğum.

Yokuş musun, düzlük müsün, çöl müsün?
Pınar mısın, ırmak mısın, göl müsün?
Sevda mısın, bülbül müsün, gül müsün?
Görmek için, hazan olup solduğum;
Candan içre, can içinde bulduğum.


Nere baksam her gördüğüm sen misin?
Ruhum musun, nefsim misin, ten misin?
Yoksa bende, ben dediğim, ben misin?
Olmak için, hazan olup solduğum;
Candan içre, can içinde bulduğum.


Meğer kula, can olan can, sen misin?
Sevenlere canan olan, sen misin?
Hem bulunan, hemi bulan, sen misin?
Bulmak için, hazan olup solduğum;
Candan içre, can içinde bulduğum

*********

…………….Aksi dahi böyledir. Ehli ne demek istediğimizi anlar. Bu hadis-i şerife havas ve avamdan birçokları, akılları yettiği kadar, mana vermişlerdir. Havas katında verilen manaya göre bunun yedi mertebesi vardır. Aşağıda bu yedi mertebe anlatılacaktır.


KENDİNİ BİLMEK


I.
Bir kimse, kendi cisminde, cesedinde olan cüzi ruhu anlarsa;

Ki buna:
___Konuşan nefis… Tabir edilir. Bu; ilk mertebedir.
Bu makama terakki adı verilir.
Vahdet ehline göre, nefis, kalp, ruh, akıl, sır hep birden, tek şeydir. Ancak değişik şekiller aldıkça, ayrı ayrı itibar edilir; farklı isimle isimlendirilir.

O konuşan nefsin cismi ve canı yoktur. Cesedin hem içinde ve hem dışında bir yönetici, tasarruf edicidir. Ne mekânı ve ne nişanı vardır. Hiç bir özel yere sahip olmadan, nereye parmak basılsa külli olarak orada vardır. Bölünme parçalanma gibi şeyler onun için düşünülemez.

Şahsın;
Elinde tutan, gözünde bakıp gören, dilinde söyleyen, ayağında yürüyen, kulağında işiten ve cümle duygu ve düşüncesinde tasarruf eden odur.

Bedende bi zatihi tümüyle mevcuttur. Bütün bedeni kuşatmış, ihata etmiş olarak, her şeyden münezzeh ve müberradır. Bedenin herhangi bir azasında eksilme olsa, kesilse, kopsa ona bir eksiklik gelmez. O merkezinde aynen var ve kaimdir. Cesedin cümlesine bir fenalık gelse, ona ne yokluk olur ne zeval. Bunu anlatmak için, hesaba gelmez manalar vardır. Kitabımızın özet olması nedeniyle bu kadarla yetiniyoruz.


CAN ÖLÜR MÜ HİÇ


Bazen makam-ı kulluk kölesi,
Bazen kâinatın efendisi.
Yeterince düşündün mü, nedir,
Ben / ben deyip durduğun nefsi.

Gör ki hafıza bandı bilinç,
Yaşlıda da gençteki gibi dinç.
Külli ruh’un cüzü olan bu can,
Ceset öldü diye ölür mü hiç?

Sarayönü -1977


II.
İkinci:kişi için nefsini bilme makamı;

Kişi; ufuklara bakmalı. Yani dışına, afaka... Bütüne… Külli nefse nazar etmeli. Buna;
____Aklı külli, izafi olan külli ruh…
Denilir. Allah’u tealanın halifesidir.

Bu ruh cisim ve cisme bürünmüş değildir. Yerin ve semanın dışında dahi değildir. Bütün mevcudatı kendi nefisleriyle kuşatır; onlarda senin nefsinde bildiğin şekliyle, her nefiste tedbir ve tasarruf eder.
Onun için üstünlüğün en üstünü ile altın en altı eşittir. Her mertebede zatı ile mevcut olur. Parçalanmaya ve bölünmeye gelmez, bütündür. Gök yıkılsa yer çökse onda herhangi bir şey eksilmez.

İşte o ruha sahip olan zat, afaka nazar ettiği zaman, bu halleri bilirse, ikinci mertebeyi anlamış demektir.


III.
Bu makama yükseliş elde eden için gerekli olan: Cüz’i tabir edilen ruhunu, bu külli ruhta, fani, yok kabul etmek suretiyle, izafi ruhta zinde ola. Yani ruhun külli ruh, aklın külli akıl olduğunu hakkal yakin olarak müşahede ede; sonra:
Cüz’i… deyimleri ata. Her şeyin bütüne ait olduğunu tam anlamıyla idrak ede.




MEĞER TÖVBE GİZLİ ŞİRKMİŞ
Ilgın- 1993


Yıpranan anı defterim, satır/ satır ibret kokar.
Alır gider bilincimi, kaderimi ummana sokar.

Satırlarda mahkum bekler, yıllarca çektiğim ahlar.
Soluk resimlere tutsak, acısı tükenmiş vahlar.

Geçmişteki hatalarım, çaresini bulur muydum.
Acıları çekmeseydim, bugünkü ben olur muydum.

Doğru-yanlış hangisidir, yaşamasam bilemezdim.
Bu yazgı benim yazgım, istesem de silemezdim.

Yaşadığım geçmiş zaman, kesin kader biliyorum.
Hak yazgımın kaleminden, son kez özür diliyorum.

Kül iradenin yanında, cüz irade n’olacakmış.
Tedbirlerde kaderdenmiş, yazılanlar olacakmış.

Hakk’ın ezel kitabında, her işi kul işler imiş.
Cüz irade dedikleri, kül iradenin cüziymiş.

Kader sırrına erince, rıza denizine yettik,
Meğer tövbe gizli şirkmiş, tövbeye de tövbe ettik.



***********


IV.
İnsanın kendini bilmesi:

Sonra insan terakkiye yani bu makamda yükselmeye devam ede; kendi ruhunu izafi ruhta yok olmuş bula.
…………İzafi ruhu ise,cenabı Hakkın zatında mahv olmuş göre.Parçalardan ve bütünden dahi kendisini kurtarmış ola..Bütün işleri cenabı hakkın fiilinde;bütün isim ve sıfatları,hakkın isim ve sıfatlarında,ayrıca bütün zatları da hakkın zatında yok olmuş göre…
………….Bu görüşlerinde sağlam bir inanca ulaşınca,ilm-el yakin tabir edilen,tam müşahede haline erer.

Anlar ve kabul eder ki:
Âlemlerde;
____Ondan başka varlık yoktur.
____Varlık cübbesinde ondan başkası yoktur.

Manalarını da hal edinerek, tadarak yaşar anlar.
Ayrıca:
____’Bugün mülk kimin?Vahit kahhar olan Allah’ın..’’(40 /16)

Ayeti kerimesindeki manaya da anlayış peyda ettikten sonra, dışta Hakk’tan gayri şeylerin mevcut olmadığını irfan yolu ile anlar.

Evet…
Azizim; Allah yar ve yardımcın olsun…
Anlayış nasip etsin…

Bilesin ki;
Buraya kadar dört kademeyi anlatmış olduk.
Bunlar:
a. enfüsi --- iç varlık
b. afaki ---- dış varlık
c. iç ve dış varlığın bir olduğunun idraki
d. Anlatılanların hepsinin, Yüce Hakkın zatında eriyip yok olması.
V. İnsanın kendini bilmesi.


……………Buraya kadar ulaşmış insan için bu makam öyle bir makamdır ki,şu ana kadar anlatılan dereceleri birleştirip,hepsini bir kabul edip, müşahede etme yeridir.Bu makama erene;

-----İBN’ÜL VAKİT… Denir.

********



VI. İnsanın kendini bilmesinin 4. mertebesi:

Bu makamı bulan zat, her şeye ayna olur. Bu makamın yolcusu, yolunda zatından başkasını göremez. Her şeyi kendisine bağlı bulur.
Ve…..

___Cübbemin içinde Allahtan gayrı yok; İki cihanda benden başkası olabilir mi?
Der.
Yani: Her şey ona bir ayna, o her şeye bir ayna olur. Belki, ayna, aynadaki boya, yansımanın kendisi ve yansıma dahi kendisi olur. Bundan önce,
İBN-ÜL VAKİT MAKAMINDA;
Allahtan gayri mevcut yok diyordu…
Bu makama erdikten sonra:
____Yalnız ‘ BEN ‘varım, der.
Şimdi buna;
____EB’ÜL VAKİT… Tabiri kullanılır.


( Bu makama erenlere verilen isim çoktur. İmam-ı zaman***Kut bel aktap***Gavs-ı Azam***VB.)

Biz bu makam için ZAT EVLİYASI ve ZAT tabirini kullanacağız.


DIŞARIDA ARAMA BENİ
Ilgın -1994

En uçlarda, her yaprakta ben varım;
En uç benim, yaprak benim, dal benim.
Havada, toprakta, suda ben varım;
Evvel benim, ahir benim, hâl benim.

Düşülecek her oyukta ben varım,
Üşünecek her soğukta ben varım,
Sığındığın her koğukta ben varım,
Hem düşen, üşüyen, sığınan benim.

Başlarda, yazmada al nakış benim,
Sevenler arası ilk bakış benim,
Gönülden gönüle o akış benim,
Hem yazma, hem bakan, hem akan benim.

Kulda ayıplama, karama beni,
İlaç edin sürün yarama beni,
Nefsinden dışarda arama beni,
Hem kullar, hem ilaç, her nefis benim.

Doksandokuz boncuk ile diz beni,
Üçer beşer zikir eyle gez beni,
Gece gündüz fikir eyle sez beni,
Esma benim, sıfat benim, zât benim.


********************

VII. İnsanın kendisini tanımasında vıı. Makam.

Bu devrede salik, tam bir fena hali ile yokluğa karışır. Sade bir hiçliğe erer.
Bundan sonrası beka içinde bekadır. Artık onun için, hal ve makam lafı edilemez. Orada ne müşahede, ne de marifet kalır.
Buralarda olup bitenin tabir ve izahı mümkün değildir. O sırra ermemişler için orası tam bir yokluk sayılır. Anlaşılır bir makam olmadığından, anlatılmasına da ne imkan vardır ne de gereklilik. Her devirde bir kişi o makamın sahibi olur. O;Birinin Hakka yürümesi durumunda, bir alt makamdan Hakk’ın nasiplisi bir başkası geçer.
………..…Bu makam için
_________MAKAM…
Kelimesi dahi, anlatmak içindir. Zira bu makamın sahibi ne makam, ne de nişan bilir. Ancak zevk ehli tadış yoluyla anlar.
Arif bu makama erince, cem-birlik âlemine geçmiş olur. İNSAN-I KAMİL adıyla ………..Ayrılma gerekirse ilahi bir varlıkla süslenir.
Kendi hakikatini idrak eder; dolayısıyla hakkı anlar. Bundan sonra, zahirde anladığımız itikatların her hangi biriyle bağlanıp kalmaz.
O tam muhtardır.
YAPTIKLARINDAN SORUMLU DEĞİLDİR. Dilerse kendinden önceki zatın şeriatına uyar, dilerse değiştirir.
İslamiyet geldikten sonra yeni bir şeriata gerek olmadığından Kuran’a tabi olur. Eğer Kur’an-ı kerime aykırı hareket ederse nefsine hizmet etmiş olur. Kendisinden sonra gelen zat o durumu yeniden düzeltir. Bu makama gelenlerin kendi hakikatlerine irfan sağlayamayanları dahi olabilir. Ve /veya iptidalarında yapmış oldukları işler nedeniyle şeriattan sapmalar yaşanabilir. Kâmilen kendine irfanı olan zatlar isterlerse durumu yeniden rayına oturturlar.
Bu arada şeriatı Muhammediye ye temelde, özde zarar vermeyen değişimleri de Rasulullahın onayını alarak değiştirirler.
Bunlardan bir örnek vermek gerekirse, Türkiye de medeni hukukun değişmesi gösterilebilir. Ancak ileride bir başka zat gelip ben her şeyi Kuran’a uygun hale getireceğim derse o dahi mümkündür.

Anlatılmak istenen mana budur.
Bir dörtlük;

‘O olmadıkça bulamadım yolu hakka
Onunla oldum Hakk’la diri, buldum beka.
Kendimi yitirdim; yine buldum kendimi,
‘’Hep’’ olursun, ‘’hiç’’ edince, kendi kendini’

***********


.ARAYAN BULUR




batın idi çıktı zahire,
hikmet deryasını boylayan var mı?
İlm-i ledün öğretecek mahire,
nasıl ulaşılır soylayan var mı?

beri gel dostum aranan sensin,
gerçeği arıyorsan sen bendensin.
kaç kere üç yüz atmış beşten sonra,
benden öte ben, sen o bensin.

hikmet işi çok zor yapar görürsün,
öyle ki ölmeden önce ölürsün.
eğer ezelden nasibin var ise,
öyle ölürsün ki, suda yürürsün.

sen o kişiysen gör neler oluyor,
için dışın bütün nurla doluyor.
bu âleme O’nu bilmeye geldik,
arayanlar hakk’ı burda buluyor.


denizi taşırır çekilen çile,
sebebi pek çoktur celalde hile.
kimisi yüzüldü kimi biçildi,
evliyalardan hem enbiya bile.


sen o isen Rabbim cesaret versin,
dünya-ahireti hep terk edersin.
hacca giden karınca gibi yürür,
Muhammet yoluna can feda dersin.

bilesin sözümüz latife değil,
insanı her şeye sevk eder meyil.
kişinin içinden uyanan istek,
bazı melektendir bazısı değil.

hangisi melekten nasıl bilecek,
nasipse deryayı aşka girecek.
insanlar doğuştan hataya açık,
hak yolda kalbi o aşk eğitecek.

ham iken pişecek sonra yanacak,
hakktan tecellide nura kanacak.
enel hak burda tevhide ulaşıp,
her saniye kalben hakk’ı anacak.

gayri her dileği kabul görecek,
meleklere emri hep o verecek.
insan-ı kâmildir o bu zamanda,
rabbin emri nurdan güller derecek.

mahlûk artık ondan diler el aman,
kimileri söyler ya gavs-ı azam,
Bir adı da olmuş, kutb-el aktap,
kimi arif der, imam ez zaman.

Ilgın/1993

Artık arif olan anlar ki, gerek enfüs’te, gerekse afakta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir.
Başkası yok.

Varlık,
tek varlık,
bir can ve bir tendir.

Gören bir /Görünen bir



‘Hakk kulundan intikamını yine kul ile alır
Bilmeyen İLM-İ LEDÜN’Ü anı kul yaptı sanır
Cümle eşya halikındır kul eliyle işlenir
Emr-i Bari olmayınca sanma bir çöp deprenir’’*****


Hakk için halka her şey söylenmiş;
Ben daha farklı ne söyleyeyim.
Gören bir görünen bir azizim;
Göstermez, göremezsen neyleyim.


Sarayönü /1986


***** imam-ı Rabbani hz.
İlm_i ledün: umuma kapalı, gizli ilim. Hikmetullah.
Anı: onu
Halık.: yaratan, Allah’ın ismi
Emr-i bari: yaratandan emir
Deprenir: hareket eder.
Hikmetullah: Allah ilmi

*****






O hem Ahat, Vahit, hem Cami un isimleriyle isimlenendir.
Bunca görüntü bir yanılsamadır. O ne bölünme ne parçalanma kabul etmez. Zahirde görünen her şey onun tecelligahıdır. Zahire zuhurudur.

İSİM /esma

I .

Bilesin ki, azizim
Allah yar ve yardımcın olsun
İsim denilen: kelam
Vara / yoğa ad olan şeydir
Öyle ki
Fehim / varlığı isimle görür
Hayal / suretlere bürür
Vehim / yakınlaştırır
Fikir /düşündürür
Akıl bilir / hüküm yürür
Ve
Şey
İsmiyle / eşleşir
Şüpheye yer bırakmadan
Özleşir

Zatın bilincinde / söz
Var /ve yok’un yerini alır
Her halükarda
Bilinçli / bilinçsiz
Gerektikçe
Şey / ismi
İsim / şeyi çağırır

II .


İsmin kemali
Bilinmeyeni bildirmesidir
Şeyle aynileşmesidir
Böylece
Demiş olduk ki
Azizim / bi iznillahi teala / anla
O öyle bir kudrete sahiptir ki
Varı bildirmekle kalmaz
Batına dahi / bağırır
Gayrından yardım almadan
Masallardaki dev gibi
Anka gibi
Yoğu varlık mertebesine çağırır
Hatta varı yokluğa gönderen de odur
Öl demek yeter /ölür


bu yüzden / mahluk olan akıl
Halık karşısında aciz
hem /ebedi hayrette kalır
ol emriyle
batın / elle tutulur gibi çıkar da/ zahire
göz görür
çift / çift /âlemler
gümansız / külliyen yer ile yeksan
kimi celaline /kimi cemaline
halen / topyekun secdeye varır
cehennem gibi /cennet gibi
sevgi gibi/ nefret gibi
her var ve yok / nefsini
O; kadir-i mutlak
bir''den alır.







III.




İşte
Azizim
O nedenle
Kendi hükmünce
İsim ve sıfatlarla
Bilinen
Sırf varlık olan Hakk’a
Yakin için
Allah adından başka yol yoktur


Nebiler tespihinin imamesi
Kâinatın efendisi
Muhammet s.a.v
Diliyle
Kitabullah bildirdi ki
Var ve bir olan
Allah
Var’a yok’a hükmetmiş
İblis müstesna /melekler
Halef Âdeme secdetmiş





IV.




Mümküne ol de / bak
Hemen oluyor
Azizim
A canım
Aymalısın
Hakk’ı her nefisle bir saymalısın


V.

Duymalısın ey nefsim
Kur’an sana seslendi
Cennet, cehennem / sende
Bütün âleme halife sen
Duy /duy çağrıyı lütfen
Sensin muhatap dendi

Maksat sensin
Ya sin

*****
Kâinatta bulunan cümle varlığın zerresinden, en büyüğüne kadar, hepsinde HAKK ESMA VE SIFATLARIYLE TECELLİ EDER. bu tecelli herkesin itikadına, istidadına ve anlayışına ve işlediği fiillerine göre olur.Her mahalde ve her makamda bir yüz gösterir.

SENSİN İMDADIMIZ


Fırsat verdiğim kadar amel edebilirim
Sevdirdiğin kadar ancak sevebilirim
Sevdirdiğin kadar sevmek istidadımız
Sensin Allah’ım sensin imdadımız.


Fırsat ver, sıhhat ver, gayret ver bana
Seveyim, kılayım, bulayım, varayım sana
Bildirdiğin kadarını bilmek istidadımız
Sensin Allah’ım, sensin imdadımız.


Dilersen sezdirir, alim edersin kulunu,
Dilersen zatına erdirirsin yolunu.
Verdiğin kadarını almak istidadımız;
Sensin Allah’ım, sensin imdadımız.
Konya-1986

*****


İçte ve dışta varlığını gösterebilen;her şeyde suret bulan,her akılda makul,her gönülde mana,,her kulakta işiten ve işitilen,her gözde gören ve görünen odur.Bir yüzden tecelli ettiğinde öbüründen de bakar.Bütün bunların manası,yine başta söylenen cümleye gider.Talep edenle edilenin,aşıkla maşukun,itikat edenle edilenin tek şey olduğunu bilen için mana şudur:
____Aslında, irfan sahibi itikadın tek olduğunu bilince; kendisini özel bir itikada bağlamaz.


****
Cüz için KÜL’ ü idrak zordur. Bunun için eğitim gerekir. Öncelikle inkâra sapmadan, bilenlerin, bildirenlerin söylediklerine inanç yoluyla kapı aralayacaksın. Kuran-ı Kerimi en derin anlamıyla öğrenip harfiyen uygulayacaksın.
Sünnetullah’a sıkı sarılacak, yol yordam bilen bir rehber edineceksin. İtirazsız nefsini eğiteceksin.



Durma/sakın


I.perde



insan
insandır
bildiğinin alimi
bilmediğinin cahili

ister evliya ol ister enbiya
ya arifin / ya ulema
kül / hadsiz hudutsuz
kul / derya içinde âmâ


katre ne görür
ne alır
ne bilir / bildirir
kitaplıkta tek satır



gerçek künyem hiçlik
yokluk düştü payıma
en başından /ancak
deryayı derya anlar / anlatır



feryadım bir / tek sen
niyazım senden ulaşır
sana
ey yar
icabet sana yakışır
iltica bana


II. perde

kaldır başını / benim ben
sen’i / ben’i
bil / bir

iki yok
bildin işte
iznimle
bir den / bire gir

başka lezzet arama
yakınlığım lezzetin
aziz ol / aziz kal
ebedi olarak birle
susma / şükret /emanet sende varım
izzetim / izzetin

yansıyan cemalim / müptela ol
bayramın kutlu olsun
habibim
vuslatın mübarek ola
durma / sakın ha durma
çalış /yüz verme sağa sola
doğrusu bu ya
en çok taat yakışır kula



III.

perde



İçin / için
bir‘i iste
gönül
bire dön
canı cananda yok bil
*****




İrfan sahibinin; kendi hakikatine arif olması, yani:
Kendi gerçeğini anlaması, özün özünü bilmesi için, saygı ile dinlemesi icap eden beş şeye ihtiyacı vardır. İrfan sahibinin olgunlaşması, ermesi için bunların bilinmesi bir zarurettir.
Bu nedenle onları da buraya sırasıyla alıyoruz ki;
Onlara;
___Hazarat-ı hamse….
Derler.
Yani beş makam…
Azizim bilmelisin ki;
Allah yar ve yardımcın olsun..
……………Allahu Teala hiçbir şekilde kayıt altına alınmaz.Zatına ve sıfatına bir son olmadığı gibi,alemlerinin dahi bir sonu yoktur.Zira alemler,isim ve sıfatların zuhur yeridir.
Zuhur eden, sonsuz olduğuna göre, zuhur yerlerinin de sonsuz olması gerekir.

____’O her an bir şendedir.’’(55 /29 )
Ayeti kerimesindeki mana icabı, hakkın tecellilerine bir sınır ve son yoktur.
O birdir, bütündür.
O’nun kudreti tam, kâmil haldedir.
Bu nedenle hiçbir tecellisini tekrarlamaz. O daima yeni yeni tecelli eder. Yarattığı hiçbir varlık diğerinin aynı olamaz. Yaratmanın başladığı günden bu yana birbirine benzer hiçbir kul yaratmamış;
Kuluna hiçbir şekilde iki kere ayniyle tecelli etmemiştir.
…………O’nun kudreti yüce,şanı büyüktür ve ondan başka ilah yoktur.
Hakkın tecellisi için bir son nokta, tecelli yerleri için de bir bitiş olmamakla beraber; derler ki;
___Bütün olarak on sekiz; tafsılen de on sekiz bin âlem vardır.
Bu görüşü; İbn-i Abbas hz. den rivayet edilen şu hadis-i şerife dayandırırlar. Allah ondan razı olsun.
___’’Allahu teala’nın on sekiz bin âlemi vardır. Sizin şu dünyanız o âlemin ancak biri sayılır.’’ Bu günün biliminin ispatları da göstermiştir ki bu bir tabirden ibarettir. Yoksa âlemlerine dahi sayı ile bir sınır getirilemez.
Bütün bu âlemlerini şu anlatacağımız beş mertebe gruplandıracağız

I. GAYB-I MUTLAK
II. ÂLEM-İ CEBERUT
III: ÂLEMİ MELEKÛT
IV: ŞÜHUD-Ü MUTLAK

VE
İNSAN-I KAMİL

I: GAYB-I MUTLAK

Bu makama:
_ Mutlak gayb,lahut alemi;hiçbir ölçüye gelmeyen*,herhangi bir şekle sığmayan,*hayal dahi edilemeyen,*la tehayyün alemi*,mutlak ama*,yalnız vücut*,mutlak varlık*,sırf zat*,kitapların anası*,engin bir nokta*,bilinmezlerin bilinmezi* denilmiştir..Akla kapalı alem*.Anlaşılması ve anlatılması mümkün olmayan alem* olarak isimlendirilmiştir.
Nitekim Kuran’ı kerimde buyurulmuştur:
____’’Gaybın anahtarları onun katında olup onları ancak O bilir.’’
Yukarıda adı geçen isimlerin tamamı yalnız bir mertebeye değişik zamanlar ve kişilerce verilen isimlerdir.
Dolayısıyla Yüce Hakk, bu makamda tam bir izzet ve her şeye karşı zenginlikle anılır. Aslında bu makamda, isim, şekil, sıfat ve sıfatlanan sözlerinin hiç biri bir işe yaramaz; ancak anlatabilmek için gerek duyulur.
Bu makamda Zat-ı ilahi, her şeyden tenzih edilir soyutlanır.
Çünkü esma ve sıfatlanma, yani yaratma mertebesine henüz tenezzül etmemiştir. Bütün her şey zatta yokluğa gömülmüş haldedir.
Bunu henüz yaratılmamış gelecek olarak ta tanımlamak mümkündür. Şimdi sunacağımız ayetler de bu manayı anlatan ayetlerdir.


____’’Gerçekten Allah’ın âlemlere ihtiyacı yoktur.’’(3/97)
____ ‘’İnsan üzerinden bir zaman geçmedi mi ki; o devirde insan, anılan bir şey değildi.’’(76/1 )
____ ‘’Rabbin noksan sıfatlardan münezzehtir; vasfını tarif ettikleri her şeye karşı bir izzete sahiptir.’’(37/180 )

Hadis-i Şerifelerde ise;

___’’Allah’u teala öyle bir halde idi ki, onunla beraber hiçbir şey yoktu.’’
___ ‘’Gizli bir hazine idim…’’
Bu ayet ve hadislerdeki cümleler anlattığımız makamın planını çizen ifadelerdir.
Ne olursa olsun; Yüce hakkın zatına arif olana değişen bir şey yoktur. Evvel zamanda yani ezelde ne idiyse, şu anda da öyledir.

………….Hz. Ali:
___’’Allah-ü teala, öyle bir halde idi ki, onunla beraber olan şey yoktu.’’
Hadis-i şerifini işitince:
___ Şu anda dahi öyledir. Buyurdu.


II.

ÂLEM-İ CEBERUT

Bu makama:
___Ceberut âlemi*,birinci taayyün*,ilk tecelli,*Hakikat-ı Muhammediye*,izafi ruh*,külli ruh*,kitab-ül mübin…
Denilir.
Ümm’ül kitapta her şey toplu görüldüğü halde, kitap’ül mübinde tafsilata geçilir. Teferruat oluşur. Ümm’ül kitap zattır. Bu makama:
__-İsimler âlemi*,ayan-ı sabite*,mahiyet âlemi* ve büyük berzah* da derler.


III.

ALEM-İ MELEKUT



Burası melekût âlemidir.
___Misal âlemi*,hayal âlemi*,ikinci tehayyün*,ikinci tecelli*,Sidrei münteha*,Emir âlemi*,küçük berzah ve tafsilat âlemi* de denir. Başka bir ifade ile ruhlara, nefislere has olan, gizli âlem demektir.



IV.

ŞÜHUD-Ü MUTLAK


Bu makama:
___ Şahadet âlemi*,mülk âlemi*,nasut âlemi*
Halk âlemi*,his âlemi*,unsurlar âlemi*,felekler âlemi*,yıldızlar ve mevalit* yani doğuş*,oluş âlemi*,denir.
Bundan murat fizik âlemdir*.Madenler, bitkiler ve hayvanlar âlemidir. Arş-ı azimi, yani evreni de bundan sayarlar.
Cisimler âleminin tamamı bu makamdan sayılır.
Şahadet âlemi dediğimiz bu âlemin dışında kalan bütün âlemlere topluca; Gayb âlemi*,Emir Âlemi*de, denir.
Ayrıca Gayb âlemine, ahiret âlemi*de, denilir.

Bu dört âleme, dört derya* tabiri dahi kullanılır. Daha çok şu dört isimle isimlendiklerini görürsün;
Âlemi LÂHUT*,sırf zat âlemi*
‘’gizli bir hazine idim; bilinmek istedim ve alemleri yarattım..’’
Düsturuna göre; Zat-ı ilahi coşarak, CEBERUT âlemini* yarattı. Buna izafi ruh* diyenler de vardır.
Ceberut âlemi coşunca da MELEKÛT âlemi* zuhur etmiştir.
Melekût âleminin coşmasıyla da ŞAHADET âlemi* zuhura gelir.


….Bir kişi herhangi bir şeye ol dediğinde,yani bir esmanın zikriyle,dua ile, bir şey dilediğinde, o dilek önce birinci mertebede nurlar aleminde tecelli eder.O kişi nur gören bir kişi ise okuduğu esmaların nurunu görünceye kadar zikir etti ise, o nurun gereği olan emir, melekut alemine gider.Allahu teala o iş için meleklerine emir vermiş demektir.O iş, göklerde olup bitmiştir.Şahadet alemine intikali için zatın okuduğu evkatın gerektirdiği süre içinde, fizik alemde tecelli eder.Melekler o işi insan ve hayvanatın zihnine ilham olarak bildirir.İnsan ve hayvanat bu emri ya severek ki adına teshir,dostluk denir;ya da oluşan şartların zorlamasıyla,yani cebirle yaparlar.
O iş, nur doğduğundan itibaren, kader haline gelmiştir. Allahın kaderi ya isteyerek ya da zorla, ille de yerine gelir. Ya zamanın zatının umuma ait, küll tecellisi ya da kişilerin cüz tecellileri bu minval üzere olur. Allahın ilk yaratmasından bu yana değişmeyen kaderi olduğu gibi(fizik yasalarında bir değişme olmaz. Buna tabiat diyoruz. Tabiat kanunları kıyamet gününe kadar değişmeyecektir.
Hiç bir şey yoktan var olmaz, var olan bir şey yok olmaz. Bir halden bir hale inkılâp eder.)Bir de değişen kaderi vardır. Bu da, ‘her an bir şendedir’,kuralı gereğince varlıkların durumundaki değişimler, gelişimlerdir.
Kişinin dileklerinin, imkânlar âleminde karşılık bulmasıdır.

Bu mana da,
Allah için yaratmanın kolay olduğunu şu ayet-i kerime çok güzel anlatır.
___’’İşlerimizin oluşu, bir göz işareti kadar az bir zamanda; belki daha kısa bir andadır.’’ (16 / 77 )
Mucizelerle bu gerçek insanların faydalanmasına sunulmuştur.
Bu bir emirden ibarettir.
__Ol dedi ve oldu.
__İhtiyaçların için, sen de ol de, olsun. Esasen her gün her saat ol diyorsun, olup duruyor.
Marifetullah olarak isimlendirilen ilim, hangi iş için ne şekilde ol denileceğini bilmek demektir.
Yakınında bulunan birine uygun emri verirsin; yerine getirir.
Uzaktakine telefonla, yazıyla talimat verirsin, ol denilmesini istediğin şeyin olmasını sağlayabilirsin. İnsana farklı, eşyaya farklı, hayvana farklı şekillerde emir edersin. Karşılık bulursun.
Ayrıca dua ederek bu ol emrini bütün sıfatullaha gelecek adına vermiş olursun.
Melekler Âdeme secde etti demek, insanlar dua ile ne dilerlerse itirazsız yapacaklar demektir. O emir, doğru esmalarla, doğru zamanlarda, doğru hareketler, yani efaller yapmak suretiyle verilecek emirlerdir.
Bu ilime marifetullah denir.
Allah yeterince ve usulünce edilen her duayı kabul eder.
Duanın reddine sebep, o duanın şartlarına uyulmamasıdır. Veya İmkân dâhilinde olmayan bir dilekte bulunulmuş demektir. Kaldı ki böyle bir dua bile ahirette karşılık bulacaktır. Çünkü ahirette her dilek yerine getirilecektir.
Gündüz vakti havanın kararmasını veya aksini istemek gibi.Kışın açık havada üşümemeyi dilemek gibi.tabiata aykırı dilekte bulunmaktan kaçınmak gerekir.Bir de zamana bağlı bir şeyi hemen istemek gibi.Hakikatte bu bile mümkündür; ancak keramet veya mucize nitelikli bu tür işlerin nasıl yapıldığını bilmek gerekir..
*****
Bilesin ki;
Azizim…
Allah sana seninle imdat etsin…
..Olup biten işlerin hiçbiri,yoktan zuhura gelmedi.Hepsi Allah tealanın,kendinden kendine, zati inkılabından ibarettir.
Yoktan oldu:
Demekten kasıt;
__Zatı, zatında saklı iken, irade ve isteği ile açığa çıktı, demektir.
..Zira yaratılan her ne varsa ondan, O’nadır.Ne var yok olur,ne yok var.Hepsi bir inkılaptan ibarettir.
.Gördüğün görmediğin, ezelde olup bitenler ve gelecekte olacaklar, hepsi bir nurdan ibarettir. Her tecellisinde bir yeni şekil alır. Arifler katında, önce ne ise, şimdi de odur.
…………Anlatılan alemlerin cümlesi,bir nur denizidir;sürekli dalgalanır.Yeni yeni tecelliler meydana getirir.
__’O her an bir şan alır.’’(55/ 29 )
Düsturuna göre, o ilahi dalga zattan gelir, yine zata gider.
__’’İşlerin hepsi ona döner.’’( 11/ 123 )
__’’Allah yerin ve semaların nurudur. İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.’’( 24/ 35 )
Ayeti kerimelerdeki mana maksadı anlatmaya yeterlidir.

Bir hadisi kutsi;
Resulü kibriya efendimiz anlatıyor;
__Bir seferinde Hz.Cebraile sordum: Ya kardeşim Cebrail; bu getirdiğin haberleri nereden alıyorsun.
___Bir yeşil nur perdesinin önünden alıyorum ya Resulullah.
___Perdenin arkasında kim var.
___Bana o perdeyi aralamak yasak ya Resulullah…
___Ben sana izin veriyorum. Bir daha ki sefere bak bakalım; dedim.
Cebrail sonraki gelişinde, hayret halinde;
___Alan da veren de sizsiniz ya Rasulullah, dedi.
Emir zattan sıfata, tecelli zattan zatadır. Ne ekersen onu biçersin. Her yapılan dua zata döner. Zatta inkılâbı yaptıktan sonra sıfata geçer.

‘’Mutlak varlık denizinde çıkınca dalga;
Gizli, açık; ENEL HAKK sırrın söyler halka.’’

Ahh azizim,
Allah sana, hakikatini sezmeyi nasip etsin..
İşte bu hakikat denizinin dalgalarına;
__Masiva* .
Denir.
Derya* için;
__Ezeli ve ebedi varlık…
Denilmiş;
Dalgalar için ise;
__Halk*;
Sonradan zahire zuhur eden tecellilere *kelimeler*,olaylar*,hadiseler*, denilmiştir.
Evvel, hal ve ahir, O yüce haktır.
Bütün varlık;
Zatından sıfatına tecellisidir.
Zatı sıfatında gizlidir. Bütün mevcut şeyler, mutlak zatın zahire zuhurundan ibarettir. Sıfata zat olan tecelli, bir an kesilse, o anda her şey yokluğa gömülür.



‘’Bilesin ki
Allah (cc)
yar ve yardımcın olsun
sıfat ve isimleriyle bilinir
zatı, bir emirden ibarettir


huzurunda divan dur / eğil
isim ve sıfatlar O’na dayanır
ancak / özdedir
vücut olarak değil


herhangi bir şeyin
varlığıyla dayandığı zat
isim ya da sıfattaki / özdür
özün sıfattan talebi / akıl edip bulsun
zat tabirini kabul eden şey
isterse var / mevcut
ister / Anka olsun’’…

Bu şiirimiz önceki sayfalarda bütün olarak geçti. Uygun gördük, bu bölümü yeniden aldık.


V. İNSAN-I KAMİL



İnsan-ı Kamil bir başka kalemden, özetle anlatılacak.
Bu bölüm, İsmail Hakkı Bursevi’nin mi, Abdülkadir Akçiçek’in mi kaleminden çıktı, tespit edilememiştir. Farklı bir özet olduğu için almayı uygun bulduk.


Azizim;
Bilesin ki:
Anlatılan âlemlerin tamamını bu insan kapsar ve benliğinde toplar. Çünkü bu insan, Nuru Tevhitte Sıfatullahla Tevhit olmuştur. Tevhitten murat miraçtır. Peygamberlerde Miraç, Velilerde tevhit terimi kullanılır.
…İnsan-ı Kamil:
Birleştirici mertebeye sahiptir.
İsmi Azam makamındadır.,
İsmi azam nasıl bütün isimleri bünyesinde toplar ise,İnsanı Kamil de öyledir..
Bütün esma ve sıfat ile bir olmuştur.
Mülk*,melekût*,ceberut* ve lâhut* âlemlerini zatında toplar.
Zahirde olsun, batında olsun, İnsan-ı Kamil’in kuşatmadığı hiçbir makam yoktur.
Zati olan bir sirayetle, hepsinde hükmünü geçirir.
Hangi şey olursa olsun; onda ayniyle zuhur eder.
Nitekim,;
Hazreti Ali şöyle buyurdu:

‘Sen kendini sandın bir parça, küçük;
Hâlbuki sen de âlem var, en büyük.’

Yani, sen kendini ufak bir şey sanırsın; hâlbuki sen dürülü bir âlemsin, demiştir. Bu veciz ifadenin başka versiyonlarına da rastlayabilirsin.
Bir mürşide gider, özüne karşı anlayış alırsan, her şeyi sende ve seni her şeyde var görür; yakinen bilirsin.

İNSAN-I KAMİL’in büyüklüğünü, üstünlüğünü şöyle tasavvur edebilirsin;
On sekiz bin âlem; bir havan içinde dövülse, hamur haline gelse, terkibi İNSAN-I KAMİL olur.
Bu insan; on sekiz bin âlemi, on sekiz bin gözle seyreder. Her âleme, o âleme has olan gözle bakar.
Duygular âlemini, duygu gözüyle;
Akılla sezilenleri akıl gözüyle, manaları da kalp gözüyle seyreder.
Öbürlerini de buna kıyas et.

Bir beyt;
‘Yürü; bir göz bul gafletten hazar eyle;
Burda, kendinden kendine nazar eyle.’

Gayb âlemini, seyredebilmek için, hakkani bir göz gerek.

Âlemleri, on sekiz bin olarak hesap edenler için temel veriler şunlardır.
Külli akıl*,küllü nefis*,---Bunlara levh ve kalem de denir.---arş*,kürsi*,yedi kat sema*,yedi kat yerler*,dört ana unsur*,---anasur-u Erbaa da denir.-
Ki toprak, su, hava ve ateşi kast ederler. Ve üç mevalit*;bunların toplamı on sekiz eder. Özde on sekiz olan, tafsilatta on sekiz bin olarak bahsedilir. Birçok büyükler böyle derler. Gerçekte ise, âlemler sayıya gelmez.


SÜLUK-SEFER
MANEVİ YOLCULUK



Bütün bu yazdıklarımız manevi bir eğitimden geçmek suretiyle, emek verilerek elde edilecek mertebeleri anlatıyor.Pekiyi,ben de kendimi geliştirmek suretiyle Allah’a yakın olmak istiyorum, dünyamı ve ahiretimi kazanmak istiyorum diyen bir kişi hangi çabaları gösterip,nasıl bir yol izleyerek başarabilir?.
Bilesin ki;
Azizim şimdi anlatacağımız bölüm bunun içindir.
Allah yar ve yardımcın olsun;
Bu iş, bir insan için en büyük ideal ve kurtuluştur. Allah ve resulünün dostluğunu kazanmak; doğal olarak yüksek karakter ve üstün bir çaba gerektirir. Herkesin karı değildir. Çünkü
Bu yolculuğun önü sonu yoktur.
Bir kürenin dışından merkezine,aynı uzaklıkta sayısız doğruyla ulaşabilirsiniz.Gerçeğe ulaşmanın yolu sayısızdır.Bu nedenle bütün dinler ve mezheplerle tarikatlar, kendilerinin en iyi ve en kısa yol olduklarını iddia ederler..

Her yol, ondan ona çıkar. Ancak bir insan, ömrünün 70–80 ortalama yıl olduğunu düşünürseniz, zaman kısa, yol uzundur.
Geçmiş kaynaklardan ve Yüce kitabımız Kuran-ı Kerimden anladığımız odur ki; bize lazım olan İslami metotlar, denenmiş yollardır.
Bu denenmiş yola;
Tasavvuf ehli, YOLCULUK;(süluk,)
Demişlerdir.
Bu yolculuk ana hatlarıyla, üç safhada izah edilebilir.

I…

Bilinmelidir ki;
Her sahsın, Zat-ı İlahide adalet üzere, gerçek bir yeri vardır. Hakk, her yarattığını severek yarattı. Belli bir maksat ve görevle, ihtiyaç duyacağı yeteneklerle var kıldı. Hiç bir fazlalık ve eksiklik olmamak kaydıyla ’El Kamil’ isminin gereği olarak, kudretiyle donattı.

Yaratmak istediği her gerçeği;’’Aklı Evvel’de planladı, programladı, zamandan münezzeh, mekândan arî olarak, kendi kendisiyle kaim kıldı.
Dilediği zamanda bu aleme intikalini sağladı..
Bu intikalde sırasıyla; Nefs-i külli, arş ve kürsiyi aşırdı; tabaka tabaka gökleri devredip ateş küresine indirdi.
……………..Havaya, suya,torağa,bitkiye,hayvana ve en sonunda insana ulaştırdı.
……………..Bütün bu yolculuk sırasında her merhalede meydana getireceği işleri eksiksiz yapacak meleklerini, ihtiyaç duyulduğu anda var ederek, sistemde en ufak bir hataya meyden vermeden,muradını yerine getirdi.
O Halık ve Kadirdir.
Bütün bu anlatımlardan, yaratılanın yaratandan ayrı bir yolculuğu olduğunu düşünmemelisin.
Zat kendisi, sıfat kendisi..
O var, başka bir şey yok… Bilmelisin…
…………Özetle;
O;
kendinden kendine tecelli etmektedir..
Günümüz biliminden ifadeler kullanırsak şöyle diyebiliriz:
…………Ezeli olan; Hakkın öz varlığına,Nur,Öz
enerji diyebilirsin. Bu öz enerjiden yaratmanın ilk kademesi olarak melekler yaratıldı. Melekler madde ötesi Nur varlıklardır.

Bir kademe genleşen öz enerji,
Nar olarak isimlendirilen bir alt enerjiye dönüştü.
Cinler bu makamda yaratılmıştır.

Bildiğimiz ateş ile nur arası bir makam, burası. Kur’an-ı Kerim’de dumansız ateş olarak tanımlanan bir enerji türü. Burda hız, ışık hızı mertebesinde olmasına rağmen, yanan veya yakan bir şey değil. Bilimsel terimlerle boğmanın bir yararı yok. Ayrıca konumuzun anlaşılması için daha fazla anlatıma gerekte yok. Daha ileri fikir edinmek isteyenler için, kuantum fiziği ile ilgili kaynaklardan yararlanmak mümkündür. Eski kaynakların dili ile günümüzün dili arasındaki farklılıktan dolayı bir takım anlaşmazlıkların olması da doğal sayılmalı.

Bu enerji, yaratmanın bir kademe daha ötelenirken, Öz’den uzağa atılırken seyrekleşti ve bildiğimiz ateş konumuna geldi. Bundan önceki enerji için çeşitli ışınları;
Radyo dalgası ve benzeri dalgaları, radyasyonu tahayyül edebilirsin.
Sonrası; ateşin ayrıştırdığı, şekilden şekle intikal ettirdiği, madde alem ki;,
Yaratılmanın ilk safhası olan bu safhada, âlemlerin ihtiyacı olan enerji maddeye hapsedildi.
Sonra;
Azizim; akılca daha kolay kavranılabilen, bu âlem için;
Batın-Zahire zuhur etti; denilir.
Fizik âlem için…
Şu anda da aynı şekilde, yaratma devam edip durmaktadır. Örneğin; insan kur’anda anlatıldığı gibi: topraktan yaratılmaya devam etmektedir.

Âlemler, baştan sona;
‘’Allah yerlerin ve göklerin nurudur. İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.’’
Ayetinde anlatıldığı üzere bilinir.

Madde âleminin adı ESFEL-İ SAFİLİN dir.
Böylece Allah’ın nuru(öz enerji ile) aramıza yetmiş İki bin perde girmiş oldu.
Düşe kalka;
Bu mertebeye kadar gelen, hissettiğimiz, bilebildiğimiz varlığın bulunduğu bu makamın bir adı da’’ Aklı Kül ‘’dür. Yine bazı kaynaklarda ALA-İ İLLİYİN olarak geçer.

‘’Biz insanı, en güzel şekilde yarattık. Sonra esfel-i safiline indirdik.’’(93 / 4-5 )

Anlatılan bu mertebelerin hepsi;
Allah nurunun, insanlık mertebesine varıncaya kadar geçen birinci yolculuğudur. İlk merhaleleridir.
Geldiğimiz her merhalenin tecellilerini bünyemizde taşır halde, tam, kâmil bir vasıfta yaratıldık.
Üst üste yedi bedenle var edildik;

Ruh beden*,
nefis beden*,
melek beden*,
cin beden*,
enerji beden*,
nur beden*
biyolojik (fizik) beden*...

Ayrıca fizik bedeni oluşturan, dört ana unsuru bu sayıya ilave edersek, beden sayısını on bire çıkarabiliriz.
Hava*,ateş*,su* ve Toprak*.Bunlara;
Katı, sıvı, gaz ve enerji de diyebilirsin.
Evrenin, hakikat âlemi ve ahiret âlemi olarak yirmi bir boyut olduğu keşif sahiplerince biliniyor.
On boyut ahirete, on boyut dünyaya ait;
İkisinin tam ortası, sınır bir yarı madde, yarı mana boyut var ki hem yaratılmanın olup durduğunun ispatı, hem iki âlem arası geçiş kapısıdır. İki âlemin, her iki yandan da onbirinci boyutu olan bu ara boyutla ayrılmış olduğu ehlince bilinmektedir.
Bu taraf YASİN,
öbür taraf TAHA dır.

Bu (Araf)sınırın, Leptokuarklardan oluştuğu günümüzde birçok entelektüelce biliniyor. Öbür âlemden kastımız mana âlemi, bu âlemden kastımız madde âlemidir. İkisine birlikte Cem âlemi tabiri kullanılır.

İnsan, geldiği ve döneceği yeri anlamadan yola çıkarsa CEM ÂLEMİ, bütünü anlamaktan uzak kalır.
Cem âlemini bulmadan bu dünyadan ayrılmak, ahiretteki bazı nimetlere karşı ebedi mahrumiyet olacaktır.
Tasavvuf;
Âlemleri beyin laboratuarında anlama bilimi olarak tanımlanabilir. Araştırma (tahkik )sonuçlarını keşiflerle, sağlamasını yapa yapa ilerler.

Aynen maddi ilimlerde olduğu gibi halka sonuçları bildirir.
İnceleme araştırma safhaları halkı sıkacağından, bahsini etmez. Bazı şeylerin izahı da yasaktır. Çünkü burada seçici unsur imandır. Bilgi değil. Bu yolculuğu yapmayanlar doğası gereği:

‘’Onlar,hayvan sürüleri gibidir;belki daha şaşkın..’’( 7 / 179)
Ayetinin muhatabıdırlar. Meğerki Allah kitabına inanmış; kitabın çağırdığı yolda gayret edip mesafe kat etmiş olsunlar.



SEFER-YOLCULUK II.



Bunun için:
____Müşahede ve terbiye, eğitim seferi…
Tabiri kullanılır.
Bu ikinci seferde her türlü eğitimin ve eğiticinin yanı sıra, öncelikle kur’an’ın emrettiği farzlar ve resulünün sünnetlerini yerine getirirken; KAMİL BİR MÜRŞİDE intisap ederek, AKLI MAAŞ olan bu âlemden, AKL-I KÜLL’E uçmak ve manevi bir yolculuğa çıkmak gerekir. Ki;
Buna;
HAKİKAT-I MUHAMMED-İ ye yolculuk.
Denir.

Daha önce, o yolun yolcusu olmuş, maksada ulaşmış pirlerin himmeti ve gayreti ile akl-ı küll’e ulaşmak gerekir.
Bu çok özel bir vuslattır.
Yaratılış nedenimizdir.
Miraçtır. Tevhittir.

Yukarıda anlatıldığı üzere insan, yaratılıncaya kadar, kendini meydana getiren merhalelerden birer birer geçerken, bu günkü konumunu kazanıncaya kadar, uğradığı her şeyden bir renk almıştır. Her bir sıfattan iyi huylar edindiği kadar yaramaz şeylere de maruz kalmıştır. Anne ve babasından, yolculuğuna mani huyları irsen devralması gibi
Bu yüzden;
___’’Onlar hayvan sürüleri gibidir; belki daha da şaşkın…’ (7 /179 )
Ayet-i kerimesiyle anlatılan zümreye dâhil olunmuştur.

İşte Mürşidi kâmile (akl-ı küle ermiş bir eğiticiye) ulaşınca, o yaramaz karakterlerden ve yanlış inançlardan kurtulur. Bunlara kalbi hastalıklar da denir.
Esasen bu anlattığımız şekilde temizlenmeden, asla akl-ı külle ulaşılamaz.
Sıradan insanlar için, tabi olacağı bir şefaatçinin korumasından başka yol yoktur.
Dinlerin işlevi de budur.
Çalışıp öğrenerek, müşahede makamına ulaşamayan büyük kitleleri, kurtuluşa erdirmektir. İnsanların içinden seçkin olanları hemcinslerine şefaatçi yapacak eğitimleri vererek, insanlığın devamını sağlamaktır.
Âdem aleyhisselamdan beri bu böyledir.
Her devirde tevhide ulaşmış bir zata bağlı olarak hayat devam etmektedir.
Kendi hallerine kalsalar o çok güvendikleri akl-ı maaşları ile hayvanlardan bile aşağı derekelere düşer, kendilerini mahviyete sürüklerlerdi.

Bir salik,
Akl-ı küll’ü bulmadıkça, hak ehlince yetişkin sayılmaz.
Yetişkin olabilmek için önce velayet makamının ilk basamağı olan akl-ı küll’e ulaşması gerekir.

‘’Delile erenler, has bilgi alırlar
Delili olmayanlar çirkin kalırlar.’’

Akl-ı küll’ün bir adı da Hakikat-ı Muhammediyedir.
O; ‘’Allah ilk önce aklımı yarattı ‘’buyurmuştur. Salik bu makamda renksiz olur. Birliği, vahdeti bulur.

‘ Renksiz, rengi de esir eder;
Musa, Musa ile cenk eder.’
Renksiz olunca hoş yol bulur;
Musa –Firavunla dost olur.’’

Bu makamda Salikin aklı;
Aklı küll’ü;
Nefsi; Nefs-i küll’ü bulur, bütünlenir.
Ruhu; mukaddes ruh olur.

Bu makama;
Firkatten sonra vuslat,
ayrılıktan sonra birleşme..
Denir.
Burası Hakk’a meczup olanların makamıdır. Hayretin doruk noktasıdır. Birçokları bu makamda takılıp kalır. Bu yolda rehberi olmayanlar sapıtır, hakikate tam vakıf olamazlar.
Bir başkasını kemale erdiremezler.
Kendilerinden kerametler zuhur ederse de itibar edilmez. Şer-i şerife uygun bir hayatları olamaz.

Varlık zerresini ummana atmış, dağılmışlardır. Artık ne kendilerinden, ne varlıktan haberdar değillerdir. Bu yüzden şer-i emirlerle herhangi bir kayda giremezler.
Bunlar kendi başına hareket ederek bir şeyler elde etmek isteyenlerle, acemi rehberlerin kurbanı olanlardır.

………….Velidirler.ancak, amaca ulaşamamış,muratlarına erememiş,hemcinslerine hizmetten mahrum olmuşlardır.

III. sefer-yolculuk

Bu yolculuk hakk’ı bulduktan sonra geri dönüş yolculuğudur.Yani Hakk’tan halk’a yolculuk..Birlik halinden ayrılık haline dönüştür.Bu yolun yolcuları,irşat veya hizmet için halk içine geri dönerler.Kutsi makamın sahibi olmuşken,manevi bir tenezzülle,beşeriyet kisvesine bürünerek,halk arasına karışırlar.

‘Ben de sizin gibi bir beşerim.’’

Sırrının ifade ettiği makama tenezzül ederler.
Bir beşer ne yaparsa, nasıl yaşarsa onu yapar ve yaşarlar. Görünüşte senden benden bir farkları yoktur.
Sıfatta kalanlar;
İfrat ve tefritten uzak durarak halkı, ihtiyaçları ve yeteneklerinin gereğini göz önünde bulundurarak irşat ederler. Zat evliyası ise kendini gizler ve o çağın gereklerine göre ihtiyaçları tecelli ettirir. Eğer nefsine hizmet etmez, celala müptela olmaz ise o zatı zamanında insanlık ilerler, gelişir, mesrur olurlar. Rızık darlığı çekilmez, asayiş berkemal olur. Yok, eğer kendi yetki ve sorumluluğunun farkına varamazsa o zaman bekle kıyameti.
Kıyametin ne zaman kopacağının sorulası üzerine;
Resulü kibriya:
Emanet ehline verilmediği zaman kıyameti bekleyin’,cevabını vermiştir.Bundan anlaşılması gereken zamanın zatının ehil olup olmadığıdır.O ehil ise zahirde her şey yerli yerinde olacaktır.O kendini tam idrak halinde değil ise zamanı bütün müminler için zor geçer.Celal sıfatı her şeyi mahviyete sürüklemek ister.
Onun yani celalın işi kontrolsüz kalması halinde varlığı yokluğa götürmektir.
Celal ateştir, kontrolden çıkarsa ihtiyacı tükeninceye kadar yanmak ve yakmak, tabiatı gereğidir. Tarihte öyle zatlar gelmiş geçmiş ve izlerini tarihler kaydetmiştir. Bazıları cemale geçerek yıktıklarını tamir etmişler, bazıları ise celalın kendilerine vurduğu darbeler nedeniyle şehit olmuşlardır.
Yerlerine gelenler onların yıkımlarını tamirle iştigal etmek zorunda kalmışlardır. Celalın hükmü geçicidir. Asıl olan, baki kalan cemaldir. Yıkım ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda barış ve hayat kaim olacaktır. Kıyamet müstesna. Zat evliyaları yerlerine kâmil vekiller bıraktığı sürece hayat devam edecektir.

Azizim;
Bu iş senin abesine gitse de böyledir. İnkâr yerine anlamaya gayret et. Her işte hidayet Allahtandır. Her şeyin doğrusunu allah bilir. Bu işte nasibin varsa Allah yardım edecektir.

Yoksa Allah selametini başka alanlardan verir. Sonuçta Allah’ın dediği olur.
Bu mertebeye erenler, iffet ve istikamet sahibi olurlar.
Şeriata zahiren uyarlar.
Ancak nafile ibadetlerden geçerler. Artık ibadetleri aşk derecesinde değil, muhabbet makamındadır. İbadetlerinde sünnet ve nafilelere ayırdıkları zamanlarını, ilhamla bildirilen alanlara kaydırırlar. Zahiren ibadetleri azalmış gibi görünür, ancak görevleri eskisinden daha fazla ve karmaşıktır.
Hem kesreti hem vahdeti aynı anda yaşarlar.
Dış âlemleri halka yakın, iç âlemleri ise hakka yapışıktır.
Bu makamda, halktan bazılarınca kınandıkları olur. Zira halk, zahirde kimin ibadeti çoksa onu kâmil bilir. Yani; kimilerince anlaşılmaz olurlar. Halk; anlayışına göre davrananları veli olarak bağrına basar, anlayamadıklarını deli der terk ederler. Eğer fazla üstlerine gidersen din ve Allah adına katlederler.
Peygamber veli seçmeden tarih boyu nice Allah dostunu katletmişlerdir.

Hâsılı;
Kamil olanı, yine kâmil olanlar anlar.
Bu daire, cem âleminden sonra meydana gelen fark dairesidir.

Hz. Ali kerremallahü veçhe bu makamı şöyle anlattı:

’Cem âlemi olmadan fark,
şirk;
Cem âleminden sonra fark olmazsa;
zındıklık;
Cem’i, fark’ı bir bulmak;
tevhit sayılır.’

Burda anlatılmak istenen;
Birlik âlemine terakki ederek hiçlik sırrına ermeden, şirkten kurtulmak mümkün değildir.
Cem âlemine erdikten sonra, farkları gözetmeden hüküm yürütmek zındıklıktır.
Hiçlik ile varlığı bir bilmek tevhittir.

Tevhitte teşbih ve tenzih bir aradadır.
Her şey O’dur, hiçbir şey O değildir;
şeklinde ifade edilebilir; anlayışında yaşamaktır.

…………..Tevhide ulaşmış olan kamil zatın, yeniden fark makamına inişi terakki sayılır.
Bu makama erince nefsine arif olur. Kendini bilir.
Esas varlıktaki yerini tam bilmesinden;
Hususi bir itikada bağlanıp kalmaz.
İhtiyaca göre, rabbin bütün sıfatlarında ve esmalarında tasarruf eder.
Ölçüsü kur’andaki muhkem ayetlerdir.
Muhammedi hakikatin gerektirdiği hizmeti yerine getirir.
…………Şeyh Iraki’nin şöyle dediği kaydedilmiştir.
____Hakk teala cümle eşyayı, zatının aynı kıldı.
Sebebi hikmeti ise hiçbir şekilde kendinden gayrına ibadet olunmaya.
Başkası sevilmeye.
İlahi gayret (kıskançlık)bunu gerektirir.
Bu nedenle kim Allah’ı hatırlamadan, rızasını gözetmeden bir şeyi severse o sevginin arasına bizzat Allah’ın zatı girer ve ayrılığa, acı çekmeye sebep olur.
Bunun farkına varan atalarımız;
‘ Çok sevi tez ayrılık getirir’ demişlerdir.

‘Gayreti, yabancı koymadı Hakk’ın;
Şüphesiz ki O,aynı oldu Halkın ‘

Burada kast edilenin Kur’andaki karşılığı;
‘ Rabbin hükmü şu ki; Kendisinden gayrına kulluk etmeyesiniz.’(17 /23 ) ayetidir.

Peygamberin şahsında bize telkin edilen;
Sevgide, senada, ondan başkasını bilmeyesin, görmeyesin, itaat etmeyesin. Zaten bunun aksi mümkün değildir.
Neye taparsanız tapının sonuç ona varır.
Buradan çıkan sonuç; cümle varlığın hakk olduğunu bilmek ve ona göre yaşamaktır.
İrfan sahibi bu hususta;
‘Bir zerrecik yerinden kayıp oynasa;
Âlem harap olurdu, baştan ayağa’
Şeklinde ifade ederken;
Kuantum fiziği sonunda (‘Büyük patlama-bing bang- ile )Âlemin yoktan var edildiğini ispatlayan bilim adamları:
‘Bütün evren Madde ve Anti madde ile tıka basa doludur,
Evrenden bir atom çekilmiş olsa, koca evren o bir noktadan kendi içine çöker:’demektedirler.
Peygamberimiz de bin beş yüz sene önce;
‘Âlemler tıka basa Allah’ın melekleri ile doludur demiştir. Bir melek işini yapmasa bütün âlemler yok olurdu.’
İfade farklı olsa da mananın aynı olduğu açıktır.

İmam-ı rabbani hz. bir dörtlüğünde şöyle demiştir.

‘Hakk kulundan intikamını yine kul ile alır;
Bilmeyen ilm-i ledünü anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya Halık’ındır, kul eliyle işlenir;
Emr-i Bari olmayınca sanma bir çöp deprenir.’

Bu manada Kur’andan;
‘Her ne yana dönerseniz, hakk’ın yüzü o yandadır’(3/115 )
Ayetini de anmakta fayda vardır.
Yine;
‘Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, Hakk onu ensesinden tutmuş olmasın…’(12 / 6 ) ayetini hatırlamak yeterlidir.

***
Her varlık hakk’ın bir veya birkaç isminin belirgin tasarrufu altında bulunur.
Bu isimler onun rabbi (terbiye edici )sıfatlarıdır.
Nefis dediğimiz kavram bu sıfatların ortak bileşkesidir. Hakk’ı kâmilen sadece bu yetenek ve huylarımızın bize dikte ettiği pencereden görmeye programlıyızdır. Halbu ki bu doğru olmakla beraber, eksik bir bakış açısıdır.
Biz Eşrefi mahlûkat olarak bütünü kavramakla mükellef olduğumuzdan, geri planda kalan isim ve sıfatları da geliştirmek zorundayız.
İşte din ve ibadet, zikir bunun içindir. Anlayışımızı, kazanımlarımızı artırmak için pasif kalmış yanlarımızı, Allah’ın o manaya gelen isimlerini sürekli okumak suretiyle tecelli ettirmemiz, bilinç üstüne çıkarmamız gerekir.
Yani tasavvufi eğitim herkes için bir zorunluluktur.
Hafızası zayıf bir öğrenci küçük yaşta Hafızün ismini okuyarak kendini geliştirebilir. Keza; matematikten kendini yetersiz gören de enel hasibün ismini okumak suretiyle beyninin o bölümünü açarak kullanmaya başlayabilir.
Doktorlar enel şafiün, bilimle uğraşan enel mucidün, hâkim ve savcılarla avukatlar enel adilün, enel hakimün esmasından yararlanır.
Hastalar enel şafiün okumak suretiyle ümmin sistemlerini devreye sokarak şifa bulabilirler.
Bir insanın genlerinde onu hasta etmeye yetecek alt yapı hazır olduğu gibi, şifaya kavuşturacak unsurlar da mevcuttur.
Kuran’ı kerimi duvara asmanın bir faydası olamaz. Ölmüşlerin ruhunu şad etmek için de gelmemiştir.

Her insan belli bir esma gurubunun tasarrufu altındadır.
Bu esma guruplarının hepside Hakk’ın isimleri olduğundan, onun yolu kendi açısından doğru yoldur. Kendisini yönetip yönlendiren kaderinden dolayı kınamak haksızlıktır. O kişiye eğitici bir mantıkla yaklaşmak ve hakk’ın diğer esmalarını talim ettirmekten başka yol yoktur.
Yayın doğruluğu eğrilinden anlaşılır.
Her kulu üstün yeteneklerinden yararlanmak varken, kınamak büyük hatadır. Kur’anda sırat-ı müstakim, hem toplumsal ortak paydayı, hem insanın sağlıklı fert olabilmesinin şartlarını, hem de ferden kendi doğrusunda yaşamasının gereklerini hatırlatacak şekilde kullanılmıştır.
………….
Bu bölümü burada sonlandırarak,
İlmullah, Marifetullah, hakikat, sırrullah, sıfatullah, zatullah, ilm-i ledün kavramlarının anlatılmasına geçebiliriz.


*****

AYIP
Ilgın- 1995





Bazı şeyleri değiştirmek
Gönlümce biçimlendirmek istedim de
Yeniden
Uyardı uyaran, incitmeden

“Ay dost, lütfen
Olmaz öyle şey, deme
En olmaza bile
Aklının reddettiğini gönlüne sor
Unutma
Kadir-i mutlak kayıt altına alınmaz
Duymadın mı olmaz olmaz”

Dondum kaldım öylece, şaşkın
Tek bir zerreyi bile değiştirmeden
Yeniden baktım
İçten dışa, baştan sona

Gördüm ki onbirinci boyuttan
Her yapı, her canlı, her oluşum
Varlar ve yoklar
Her doğum ve ölüm olağanüstüydü
Mükemmeldi
Her şey, öylesine gerekli, öylesine ki
Vazgeçilmez
Olmazsa olmaz
Sonraları için, var ve yok, olduğu gibi kaldı

“Eser müessire delildir”
Elbette elbette
Ya ilâhi
Sözüne söz katmadım
Hem utandım evvelimden, isteklerimden
Yerindim cehaletimden

Ayıbı ayıplamak-meğer ne-ayıp
Bilmem gerekirdi
Kesinkes
Sen abes yaratmadın

Arınabilse gönüller kinden, nefretten
Beyinler kör cehaletten
Gecede gündüzde, aralıksız
Dört mevsim gün beyazı, yediveren
Atlas kefen giyinir de-yaşarken-insan
Olurmuş insan
Sırf sevgiden

Sorunlarla cevapları yokluğa karışırmış
Evren çapınca
Mecmuâl Bahreyn-yani
İki deniz bir olurmuş-sakin
Öyle ki var ve yok aynı şey
Neyse o
Ol denilmeden ilkin

Lâ mekânda donmuşken zaman
Varlığın külliyen rahmet olduğu
Sevgiliyle bir olunan yerde
Söze şiire ne gerek

Farkı yoksa-yaşarken
Dünyanın âhiretten
Cehennemin cennetten
Ezeli ve ebedi
İnd-i ilâhide olmadığı gibi

Maksat hâsıl olmuşsa
Söyle, can dost söyle
Şıha ne
Mire ne gerek
Söze ne
Şiire ne gerek
Söze şiire ne gerek
************
Esrar-Hikmet kitabından seçme dörtlüler.



Nur-u tevhitten murat, ilmi-ledün dür
İşlenen efal sırrına, Hikmetullah dediler
Efal-esma bilgisine, marifetullah dediler
Yapılan tecelli edince, adı hakikat oldu.

Tevhit-i nur-u muhammetten, şeriat oldu
Musa zuhalde, Davut merihte, İsa utaritte
Tevhit oldular; Muhammet zührede oldu
Bu yüzden, Zühre cümle tevhitleri bozdu

Görülen nurların vahyinden kur’an oldu
Muhammedin vücudu levhi mahfuz oldu
Sıfatullah’ta nur-u tevhit onu hıfz etti
Bu ilimden tecelli, makbul şeriat oldu

Ey aziz, sakın hayrette istifrak olma
Hakikat budur, gayrinde Allah arama
Hikmetullah böyle, başka gerçek arama
İlahi ihsandır, halka eyle yardımı

Muhammet bu sırdan, kâmilen haberliydi
Söylemesi gerekirdi, yazık, gizledi
Yalnız Ebubekir’e biraz bildirmiş idi
İlk halef devri, o yüzden, kuvvetle geçti

Bil, İlm-i ledünde mukadder, ezel yoktur
Tevhit olan zatın efali, mukadder oldu

Celalden zuhura, zahirde derler ezel
Zat efali karşılar, olur layezel
Cemal efaliyse takdirdir, olmaz ezel
Zatın efal cemali, efalullah oldu.

Cemal efali, hep cemal gösterir sana
Kader deme, ilmi ledün verildi sana
Efal sendedir, bil, hikmet bildirdi sana
Tevhit oldun, sana hiç karışan olmadı.

Sana lazım olan, ilmi ledünü bilmektir.
Marifetullahta, efali güzel bilmektir.
Kudretullah’ta, efal cemal işlemektir.
Tevhit oldun, kimse karışamaz sana

Cemal tecellisi, şerefle eder zuhur.
Resule vekilsin, makamı zührede dur

Zühre makamı Mahmut, aktap onda duracak
Küffarın başına, hep darbeler vuracak
İmam-ı zamandır, zühreden ayrılmayacak
Zühreden kamere vusulü için, şereflerin

Bütün işler böyle, aktaptan eder zuhur,
Aktap işin işler, zahire eder zuhur,
O tecelli insanların zihnine doğar,
İnsanlar severek o işi yapmaya koşar.

İnsanın fikrine gelen Cibril sıfatı
Kalpte muhabbet ilhamdır haktan tecelli
Gahriye, sıfat-ı efal, celalindendir
İnsanları helak etmeye sevk edendir
O tecelli insanı hem tazyik edendir

Semadan gelir, âlemi ihata eyler
Bu tecelli, efal zattan tecelli eder
Aktap efal işler, esma okur, iş gider
Semaya; zat okuduğuna dikkat etmeli

İşinde sebat et, tevhit oldun, sen zatsın
Hakikat, ilmi ledünde, efalullah’sın
İmamı zaman hakk’la tevhitte bir oldu
Bu bir şan-ı ilahi, hakikat böyle oldu

Zühre makamı Mahmut, zat onda duracak
Küffarın başına daim darbe vuracak
İmam Zühreden katiyen ayrılmayacak
Ki, zühreden daim kamer alsın şerefi

Zühre şeref verir hikmetten kamer alır
Mü’minler o zaman saadetle hayat bulur
Nur-u hidayette, yolu kemale varır
Marifet budur, hakkın makbul şeriatı

Sırrı marifetullah, hikmette iş budur
Kamer sıfattır, efalin, efalullahtır
Zühre sıfatındır, sen zatsın, hikmet budur
Tüm evkat sıfatın, zat işler efalini

İlmi ledün budur, aktap zührede durur
İşler efalini, ona batın denilir
Batında, sıfatı kamer müminlerindir
Zahirde, reisi cumhur, müşteridedir

Zührede okudun, o, sana bir sıfat olur
Efal cemalde ise zat, zühre evkat olur
Buna son derecede dikkat lazımdır
Sebat et, tevhit oldun, başka Allah yoktu

İlmi ledün Hikmetullahtan, hakkı buldu
İmam ezzaman, allah ile tevhit oldu

Nur-u ilahiden, her kemalat böyle zuhur eder
Sırrı marifet efalinden, kemal tecelli eder
Bu bir şan-ı ilahidir, kudret böyle zuhur eder
Nur-u tevhit, kudretullah’ın, Hikmetullah kemali

Nur-u sıfatı ilahide zat, tevhit olmuştur
O nurda, celal /cemal sıfatları bir olmuştur
O nur-u ilahide, zat sıfatla bir olmuştur
Artık bütün Sıfatullah, zatın sıfatı oldu.

Ehli irfan bu ilme, hep ilmi ledün dediler.
Zat efal işlerse, buna Hikmetullah dediler
Esma /efal ilmine, marifetullah dediler
Tecelli zahir olunca, adı hakikat oldu.

Tevhit nuru Muhammet, zahire şeriat oldu
İnsan hidayeti, hayatı, bu tevhitle buldu
Efal Resulullah’tan tecelli, şeriat oldu
Nur-u hidayet sancağı, böyle zuhur eyledi.

Musa kelimin tevhidi, sıfatı Zuhal oldu
Davut nebinin tevhidi, evkatı Merih oldu
İsa Mesih tevhidi, makamı Utarit oldu
Her üçünde de tevhit, ne yazık celalde oldu

Muhammedin tevhidi, zührede, cemalde oldu
Onun içindir, her üç tevhit birden bozuldu
Nur-u Muhammet dini, umuma şeriat oldu
Diğer şeriatlar, toptan batıl, hem fesih oldu

Görülen nurların işaretinden, kuran oldu
Vücudu hazreti Muhammet, levhi mahfuz oldu
Tevhit nuru Sıfatullah, ol vücudu hıfz etti
İnsanlığa bu ilimden, kuran şeriat oldu

Zat efalinden zuhura gelir, bunca hikmet bil
Celal-cemal sıfatlarındaki ilmi hikmet bil
Sırrı marifetullahtan, hoş hünerler etmek bil
Kemalat gösterip, müminleri mesrur etmeli

Sen ey azizim, hayret içinde istifrak olma
Hakikat bundan ibaret, gayri Allah arama
Hikmetullah budur, başka Allah arama
İlahidir, tevhit, müminlere eyle yardımı

İnsanlar, zatın efal külliyesine bağlıdır
Hizmetin, bütün âlemleri ihata eyledi
Cemalden ise, müminlere hep saadet olur
Celalden ise, küffar o işten faydalar bulur

Celal, hayret demektir, enbiya, evliya aynı
Çoğu, efali bilmeyip, hayret içre, çok durdu
O sebepten, aktı çok enbiya, evliya kanı
Kimin derisin yüzdü, kimin kellesin vurdu

Ben esma-i ilahiyi, beş senede öğrendim
Bir beş senede, evkat-ı ilahide uğraştım
Tevhitte, nur-u sıfatullahla hakken buluştum
Geri dönüp, beş senede bildim sıfatullahı

Meğer ben zat olmuşum, bu hikmetten hiç bilgim yok
Beş sene daha uğraştım, zat ilmini bildim çok
Yirmi senede ancak, efal ilmine girdim çok
Efal sırrında, sayısız tecrübeler edindim

Balkan harbinde, seferberlikte, gör neler ettim
Milli mücadele ve sonrasında ikmal ettim
Kırk senede ancak, bu ilmi, bi hakkın keşfettim
İmamı zaman oldum, cihana kitabım yazıldı

Gece gündüz çalıştım, öğrendim ilmi ledünü
Ama nasıl çalışma hiç durmadım dünü günü
Efal tecrübemde eyledim, üç büyük düğünü
Son, kuvvayı milliye de yenebildim celalı

Artık celale vermem, bundan böyle asla meydan
Zira bilindi, efal sırrı marifetullahtan
Bundan böyle, küffara kudretten ederim ziyan
Canları göndereyim cehenneme, gör figanı

Hikmetullah ta olmuş, çok evliyada bu hata
Hazreti Allah’ım, nur cemalden, eğledi ağta
Efali cemalinden ayrılma, hiç olmaz hata
Nur-u tevhidin, lütfü erişti şükür, kemali

Tevhit olan evliya, enbiya, mesul değildir
Sırrı marifetullahta, bu, kemali hikmettir
Sıfattaki evliya, enbiyalar, sorumludur
Tevhitte derece büyük, zat sıfatla bir oldu


Mesul değildir, mertebei zatiyette, enbiya
Tevhit derecesi vardır ki olmuş enbiya
Aynıdır, tevhitte, enbiya ve yahut evliya
Mesul değildir, derecesi, zat makamındadır

‘’la yezel ama yefal ‘’dir, zatların tüm işleri
İlmi ledünle, hikmetten işlerler, hep işleri
Sailin, suale hiç yetmez ki, yoktur, güçleri
Zattır onlar, Hazreti Allah’la, tevhit olmuşlar.

Zira aktaplar, tevhitte, haktan yetki almışlar
Ondan evvelkiler, efalden, tam sakıt olmuşlar,
Zamanında, efalde hem, tek yetkili olmuşlar
İnsafı var ise, Muhammed’e eder riayet

Eğer insaf etmez ise hizmeti nefsine eder
Ondan önceki şeriatı bozar, tarumar eder
Zatın efali Hikmetullahtan tecelli eder
İstediğini yapar, celalda olur, devri zamanı



Arşın dört direği
Zatın dört kuvveti
İki eli ve ayağıdır.
Elleri ulviyeti temsil eder,
Ayakları rububiyeti

Sağ el ulviyeti cemaldir.
Sol el ulviyeti celaldir

Sağ ayak rububiyet cemal,
sol ayak rububiyet celal.

Dört büyük melek,
bu azalardadır
Sağ el mikail sıfatı,
Sol el cebrail oldu.
Sağ ayak Azrail kuvveti,
Sol ayak İsrafil oldu.

Zat dilinden celal esmalarını tecrit etmeli.
Efalde hem celal efallerini tecrit etmeli
Hangi esma cemal, hangisi celal, iyi bilmeli
Keza, hangi efaller celal-cemal, güzel bilmeli

Yalnız dilden değil, kalbinden bile tecrit etmeli
Her haliyle cemalde durmalı, öfkelenmemeli
Sol el ve sol ayak efaline hep dikkat etmeli
Efali hem, buralarda düşüşe dair yapmalı

Sol el, sol ayak efalde, celalı düşürmek için
Uygun esmalarla birlikte, uygun anda etmeli

Marifetullah demek, neyi, nasıl, nerede okuyacak
Okurken hangi evkatta kalıp, hangi efali yapacak
O nasıl bir iş tutarsa, insanlar aynen, ona uyacak
Kâinat zatın emrindedir ne yaptıysa, makbul olacak

Kahriye, Türkiye de, sağ elde bile okunmamalı
Ülke sınırlarını çıkmadan asla bunu yapmamalı.
Tevhide ulaşmadan bir kişi kahriye okumamalı

Celal istifrak eder, kurtaramaz canını, ölüm olur
Vakitsiz gider ahirete, emeklerine yazık olur.

Zat evliyası olmadan, nurdan haber almadan
Tecelli nasıl değiştirilir, tecrübe ile bilmeden
Okuyan;enbiya ve evliyanın haberlerini bilmeli
Zekeriya’dan, Yahya’dan, Eyüp’ten, Nesimi’den
Daha nicelerinden, birer, birer, güzel ibret olmalı.

Celalde merhamet yoktur, onun işi yakmak, yıkmak
Marifet odur ki, İbrahim olup, ateşten çıkmak
Halık sıfatını tecelli ettirdiysen, deneyip bakmak
Ondan sonra çıkarsın, mücahede meydanına

Bu sırra hz İbrahim, hz Davut, hz İdris, hz Muhammet
Dışında, enbiyaya bile nasip olmamış
Bunlar ki kuranda açıklanmıştır,
Halık sıfatını tecelli ettirmiş zat enbiyalarıdır.

Bilmek lazımdır, hakikati, zuhur edince
Kemaldir, kemal bil, karıncadan bile gelince
Karıncayı hak bilmez de insan, sanır eğlence
Ehli hakikat, zat bilir hakkı, vardır irfanı

Burası latife yeri değil, makamı âli oldu
Bu meydana girenler, can başı rıza-i Allah’a koydu
Makamı mağzimdir, girenler ulu devlet buldu
Tevhitte vuslatullaha erişip, saadete erdi canları

İlm-i batının ikidir, efalde usulü
Biri cemal, hikmetullahın doğru yolu
Sırrı marifetullahtır hakikat gülü
Kemalden kemale erdirir, daim irfanı

Biri esmadır, sıfatullahın ismi
Kemalatı ilahiye, zat efalinden tecelli
İlk önce esma okunur, ilm-i ledünde
Biri evkattır, sırrı hakikat bahrinde

Sultana kul iken, oldu sıfata sultan
marifetullahtan bilindi, kemal-i irfan
Zata tevhidin sırları, hikmetten ayan
tecelliyat, kudretullahtan zuhur eyledi.
************



.Der beyan-ı ilm-i nur

‘’ve men Mü’min billahi yehdi kalbe
İbadet el Abdi Nuri kalbe’’

Nuri ilahi ikidir, sıfat halinde
Nuru celalı haber verdik, celal dilinde
Biri nuru cemal, biz öyle bildik, tecellide
İkisinin birden dahi olsun, bu kez beyanı

Nuru celal masivayı öyle bir yakar
Muhabbetullahtan başka şey mi koyar
Marifetullahta kemale erersen bir nişan takar
Tevhit kemalinin işareti olur kendince belli

Celal nuru, nereden, nasıl eder ki zuhur
Celal esması ile efalinden tecelli o nur
Esma el hüsnadan cemal nurları görülür
Celal nuru, marifetullahtan yıkar cihanı.

Eremez bu sırra, nice bin beşeri akıl
Hikmette sırrı marifetullaha etmez duhul
Tevhit kemalden her duası oluyor kabul
Cenabı Allah’a, marifetullahta, geçmiştir nazı.

Kâh naz eder hakka, o kul, kâh niyaz eder
Sırrı marifetullah cemalinde, hakkı seyreder
Nuru hidayette hak yolda, durmayıp gider
İsterse o sırra ulaştırır, bütün insanları

Efalinde istediğini yapar, cihan içinde
Tecellide gösterir kemali, kemal içinde
Tevhitte seyreder cemali, seyran içinde
Marifetullah çarkı felekte, devreder onu



Esma ül hüsna




Tirmizî'nin rivâyetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Allah'ın isimlerini şöyle yazdı:

"O Allah ki O'nda başka ilâh yoktur. Rahman'dır. Rahim'dir. E1-Meliku'l-Kuddûsu, es-Selâmu, el-Mü'minu, el-Müheyminu, el-Azîzu, el-Cebbâru, el-Mütekebbiru, el-Hâliku, el-Bâriu, el-Musavviru, el-Gaffâru, el-Kahhâru, el-Vehhâbu, er-Rezzâku, el-Fettâhu, el-Alîmu, el-Kâbizu, el-Bâsitu, el-Hâfidu, er-Râfiu, el-Muizzu, el-Müzillu, es-Semîu, el-Basîru, el-Hakemu, el-Adlu, el-Latîfu, el-Habîru, el-Halîmu, el-Azîmu, el-Gafûru, eş-Şekûru, el-Aliyyu, eI-Kebîru, el-Hafîzu, el-Mukîtu, el-Hasîbu, el-Celîlu, el-Kerîmu, er-Rakîbu, el-Mucîbu, el-Vâsiu, el-Hakîmu, el-Vedûdu, el-Mecîdu, el-Bâisu, eş-Şehîdu, el-Hakku, el-Vekîlu, el-Kaviyyu, el-Metînu, el-Veliyyu, el-Hamîdu, el-Muhsî, el-Mubdiu, el-Muîdu, el-Muhyi, el-Mümîtu, el-Hayyu, el-Kayyûmu, el-Vâcidu, el-Mâcidu, el-Vâhidu, el-Ahadu, es-Samedu, el-Kâdiru, el-Muktediru, el-Muahhiru, el-Evvelu, el-Âhiru, ez-Zâhiru, el-Bâtinu, el-Vâli, el-Müte'âli, el-Berru, et-Tevvâbu, el-Müntekimu, el-Afuvvu, er-Raûfu, Mâliku'l-Mülki, Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm, el-Muksitu, el-Câmiu, el-Ganiyyu, el-Muğnî, el-Mâni', ed-Dârru, en-Nâfiu,en-Nûru, el-Hâdî, el-Bedîu, el-Bâki, el-Vârisu, er-Reşîdu es-Sâbüru."

İsimleri bu şekilde, sâdece Tirmizî saymıştır.


ALLÂH...
Öyle bir isimdir ki...
"Ulûhiyet"e işaret eder!
"Ulûhiyet" hem "HÛ" ismi ile işaret edilen "Mutlak Zât" anlamını içerir; hem de İlim mertebesinde, ilmiyle ilmini seyir anlamına oluşmuş "nokta"lar âlemlerini,
her bir "nokta"yı oluşturan kendine özgü "Esmâ" mertebelerini işaret eder!
"Zât"ı itibarıyla, "şey"in gayrı, "Esmâ"sı itibarıyla "şey"in aynı olan,
Allâh ismiyle işaret edilen; âlemlerden Ganî ve benzeri olmayandır zattır!
Bu yüzdendir ki, "şey"i ve fiillerini Esmâ’sıyla yaratan, Kur’ân-ı Kerîm’de "BİZ" işaretini kullanmaktadır.
"Şey"de kendisinin gayrı yoktur! Bu konuda çok iyi anlaşılması gereken husus şudur: "Şey"den söz ettiğimizde; "şey"in zâtı derken, onun varlığını oluşturan "Esmâ mertebesinden" söz ederiz.
"Şey"in zâtı hakkında tefekkür edilir, konuşulur.
Allâh adıyla işaret edilenin Zâtı hakkında ise konuşmak muhaldir; yani kesinlikle olanaksızdır!
Çünkü Esmâ özelliğinden meydana gelmişin, mutlak Zât hakkında fikir yürütmesi, "vahiy" yollu gelmiş bilgi ile dahi olsa -ki bu da olanaksızdır- mümkün olmaz!
İşte bunu anlatmak sadedinde ‘’yolun sonu "hiç"likte biter,’’ denmiştir!

&&&&&&&&& Bu isim (ALLAH),bütün isimleri içinde barındırır.İsm-i azamdır…Celal dır…Bu ism-i celalın talimi (uzun süreli zikri),ileri derecede adabı gerektirir.
Çok temiz,tenha bir mekanda,Abdestli olarak,olağan üstü samimi ve saygılı olarak,kıbleye yönelmiş vaziyette,namazda oturulduğu gibi oturarak,tespih sağ elde, el ya sağ diz üzerinde veya kalp üzerinde tutularak,dil damağa yapıştırılmak suretiyle,kalben,sessiz kalben,dikkat dağılıncaya kadar,bilinçli olarak zikredilir.Bu arada baş öne ,sağa doğru yıkılır,gözler kalbe yönelir.
Her ‘’Allah’’ kelamında sağ şehadet parmağı ile bir tespih çekilir.Yani sağ el şehadet parmağı hareket etmiş olur.Efal cemaldir.Hiç bir şekilde diğer azalar hareket ettirilmez.Gözler başka alana kaymaz…Allah ism-i celalı çok zikir etmeye gelmez.Şiddet tecelli eder.Aşkulllah öyle seviyeye çıkar ki ne nefis, ne ruh, ne de beden buna tahammül edebilir.O nedenle öyle binlerce sayıda okumak,tecelli ehline zarar verir.Tahammülü imkansız gibidir,hem zat hem sıfat için..Akla dahi zarar gelebilir.Bu tenbihat dikkate alınmazsa,son pişmanlık çare değildir.
Bu isim asla ayaklar hareket halindeyken okunmaz.Tevhit ehlinin böyle şey yapması halinde insanlar ve kendisi çok zarar görür.İnsanlar totemlere,putlara tapmaya başlarlar…
İnsanların itikatlarına zarar gelir,tevhide aykırıdır.Allah’ın ismidir diyerek her isim tesbih edilmez.Arada bir zikirden bahsetmediğimiz bilinsin..Uzun süreli ve çok zikirden bahsediyoruz.Efal ile az zikirde olsa anlamı fena olanlar,ya,ene ve el takısıyla zikredilmez.İhtiyaç halinde,tecellinin istenmediği hallerde la takısı kullanılarak efalli zikredilir ki o tecelli mahviyete gitsin,hükmü kalksın.’’ La kahrı vela gazabı vela mevti vela mematı gibi.’’
Ayaklar rububiyete dair esmaların okunmasına müsaittir.
Allah ismi ancak sağ el efaliyle okunur.Ulviyeti işaret eder.Sol elde dahi asla ve kat’a okunmaz.Avam dahi bu tertibe riayet etmelidir.&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

HÛ...
"HÛ’vAllahulleziy la ilahe illâ HÛ"!
İster vahiy yollu gelsin, ister bilinç yollu üzerine eğilinsin, algılanan her "şey"in hakikatinin derûnu...
Öylesine ki;
Ekberiyet tecellisi sonucu önce "haşyeti", sonucu olarak da "hiç"liği yaşatır ve bu yüzden de O’nun hakikatine erişilemez!
"Basîretler ona ulaşmaz!"
Mutlak bilinmezliğe ve kavranılmazlığa işaret ismidir!
Nitekim "ALLÂH" dâhil tüm isimler "HÛ"ya bağlı geçer Kurân’da!
"HU ALLAHu EHAD", "HU’ver Rahmanur Rahıym", "Hu’vel’Evvelu vel’Ahıru vez’Zahiru vel’Batın", "HU’vel Aliyyül Azıym", "HU’ves Semiy’ul Basıyr"
ve Haşr Sûresi’nin son üç âyeti gibi! Bu arada şunu da bir diğer okunuş şekli itibarıyla fark ederiz ki, isimlerin öncesindeki "HÛ" ismi işaretiyle önce tenzih vurgulaması yapılır, sonra da söz edilen isimlerle teşbihe işaret edilir. Bu da hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir işarettir.

&&&&&&&&& Bu isim kemaldir.Her zaman her yerde okunabilir.Abdestli ve ve tenhada kendisi duyacak şekilde okunması çok faydalıdır.Allah ismini zikirden elde edilmek istenen faydayı sağladığı halde,Allah isminin zikrindeki tehlikeler yoktur…Yine sağ elle tesbih edilir.Ne kadar çok okunursa o kadar faydalı olur ve umumi tecelli eder.&&&&&&&&&&

ER RAHMAN...
"Allâh" ismiyle işaret edilenin, "zerre"lerin zâtını "Esmâ"sıyla ilminde "var" kılma özelliğine işaret eder. Her şey, "var"lığını "ilim ve irade" mertebesinde bu ismin işaret ettiği özellikle elde eder!
"Er Rahmanu alel Arşisteva" (Tahâ: 5)
ve "Er Rahman; Allemel Kur’ân; Halekal İnsan; Allemehül beyan" (Rahman: 1-4) gereği "ŞUUR"da açığa çıkan "Esmâ"nın hakikatidir!
Rahmeti, o "şey"i ilminde, "var"lığa getirmesidir!
"Allâh Adem’i Rahman sûretinde halk etti" işareti
"İnsan"ın, ilmî sûretinin Rahmaniyet özelliğinin yansıması olarak meydana getirildiğine işaret eder. Yani Esmâ mertebesinde bulunan özellikler ile!
İnsan’ın, Zâtı itibarıyla kendini tanıyışı da Rahmaniyet’le ilgilidir...
Bu nedenle "RAHMAN"a secdeyi müşrikler algılayamamıştır (Furkan: 60)...
Şeytan (vehim, bilinç) "RAHMAN"a âsi olmuştur (Meryem: 44)...
"İnsan"ın Zât’ının "Esmâ" hakikatinden meydana getirildiğine işaret eder!
"İnsan"daki "Zâtî tecelli" de budur!

&&&&&&&&&&& Kemal’de bir esmadır….Allah ismini ve rahman ismini ayrı ayrı zikretmek yerine, Allah ismine gösterilen itina ve tazimle ,besmele şeklinde zikredilmesi daha uygundur.Tecelli son esmadan başlayacağından,önce’’ rahim’’ esması zikredeni (istifrak eder )korumasına alır,diğer isimlerin yani ‘’rahman’’ ve ‘’Allah’’ isimlerinin tecellisini hazmetmek (okuyan için) kolaylaşır.Besmele; içinde Allah ism-i celalı olduğundan yürürken zikredilmez.Buna tevhit ehli riayet etmelidir.Avam bilmez…genellikle zikir etmez,Etse de tecelli cüzde kalır.Ancak kendisinde tecelli gerçekleşmiş, nur gören müminler bu uyarımıza dikkat etmelidirler.
Bir yerden çıkarken ve ya girerken besmele çekmek ihtiyacında olan kemal ehli,sağ adımını atmadan önce durur, ‘Bismillahir’ dedikten sonra ayağını artken ‘’rahmanirrahiym.’’,der.Bu sağ ayağa, rahman ve rahim esmalarının tecellisini davet eden bir efal olur.Sağ ayakta zatın eşi,evlatları ve müminler olduğundan onların üzerine rahman ve rahim’in tecellisini davet etmektir.Buna son derecede dikkat etmek gerekir.Hikmette latife olmaz.Hikmetullah oyun,eğlence yeri değildir.Zatın her hareketinden ve esmasından tecelli mutlaka husule gelir.Boş söz ve gelişigüzel hareketten kendini korursan hem sen rahat edersin hem de Müslümanlara merhamet etmiş olursun.&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

ER RAHIYM...
Âlem sûretleri ile kendini seyir edendir!
Bilinçli varlıkları, hakikatlerine erdirmek suretiyle; seyretmekte ve Esmâ’sı özellikleriyle yaşatmakta olanın, kendisi olduğunun farkındalığıyla yaşatandır.
"Ve kâne bil mu’miniyne Rahıyma = Hakikatine iman etmişlere Rahîm’dir" (Ahzab: 43). Cennet diye işaret edilen, yaşamın kaynağıdır.
Melekî boyutun "var"lığını oluşturandır.

&&&&&&&&&&&&&& Besmele ile birlikte çok zikredilmesinde ölçüsüz yararı görülen CEMAL bir isimdir.Her halükarda, apdestsiz bile okunabilir.Tek başına zikir edilirken yürümekte fayda daha çoktur..Ayaklar hareket ettiğinden mahlukatta bu isimin manası ileri derecede tecelli edeceğinden ‘’rahiym’’ yani acıma ve merhamet ziyadeleşir..&&&&&&&

EL MELİK... Mülkü hükmünde olan,
Esmâ mertebesinde dilediğince şe’n alarak,
fiiller âlemi sûretlerinde tedbir edendir!
"Her şeyin melekûtu (Esmâ kuvveleri) elinde olan (tedbirâtın bu mertebeden açığa çıktığına işaret) Subhan’dır... O’na rücu ettirileceksiniz" (Yâsîn: 83).
Tek Melîk’tir! Ortağı olmaz.
Bunun farkındalığını yaşattığı zatın kesin ve mutlak teslimiyet dışında bir hâli olmaz!
İtiraz ve isyan hiç kalmaz!
"Arşı istiva" diye anlatılan olayda önde gelen özelliktir; diğer birkaç özellikle birlikte... "Semâlarda ve arzda her ne varsa;
Melîk, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan (dilediği mânâları açığa çıkarması için onları yaratan) Allâh’ı (işlevleriyle) tespih etmedeler!" (Cum’a: 1).

&&&&&&&&&&&& Kemalda bir esmadır…Tevhit ehlinin çok okuması gereken bir esmadır.Cuma suresi ayet 1 deki tertip ile okunması çok yararlıdır.&&&&&&&&&&&

EL KUDDÛS...
Ayıplardan temiz demektir.
Yaratılmışlarda açığa çıkan özellik ve kavramlarla tanımlanmaktan,
kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî!
Tüm âlemleri Esmâ’sıyla "var" kılarken,
onlarda açığa çıkan özelliklerle tanımlanmaktan dahi berîdir.

&&&&&&&&& Cemalde bir esmadır.Tecelli ettiği makamları kutsayan,eksiklerden ve olumsuzluklardan arındıran bu esmanın zikri, her türlü olumsuz tecellilerin ortadan kaldırılmasında etkilidir.Geçmişinden ve halinden şikayetçi olan her mümin bü esmayı zikretmelidir.Herkes dilediği kadar, dilediği şekilde okuyabilir.Sağ elimizi kalbimiz üzerine koyarak dilediğimiz kadar okuduktan sonra elimizi göğsümüzden ayırmadan sağa doğru çeker,sağ göğsümüzü geçince,üç kere daha okuyarak efal ile esmayı tevhit ettirirsek,her namazdan sonra bunu yaparak kırk gün devam edenler her türlü olumsuzluktan arınırlar.Bu arınmaya maddi ve manevi hastalıklarımız da dahildir.Yürürken okunmasında sakınca yoktur.Varlığı mukaddes eder.tevhit ehlinin hizmetini yaparken en çok yararlandığı bir esmadır.&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

ES SELÂM...
Selâm sahibi‚
yani her çeşit ayıptan selâmette‚
her türlü âfetten berî demektir.
Yaratılmışlara (beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden; boyutlarının kayıtlarından) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere "İSLÂM"ın hazmını ve hazzını veren; Dar’üs Selâm (hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren!
Rahîm isminin tetikleyerek açığa çıkardığı isim-özelliktir!
"Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym =
Rahîm Rab’den "Selâm" sözü ulaşır
(Selâm ismi özelliğini, Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!"
(Yâsîn: 58).

&&&&&&&&& Kemalde bir esmadır…Her şekilde,yürürken,otururken,yan üstü yatarken sesli ve kalbi zikir edilebilir.Her türlü sıkıntısı olanlara kalbi üzerinde zikrederek sağa doğru çekmek şeklinde el kuddüsün esmasında tarif edildiği şekilde zikrini öneririz…&&&&&&&

EL MU’MİN... Kullarına va’dinde sâdık olan demektir.
Tasdîk mânasına olan imandan gelir.
Yahut‚ kıyamet günü kullarına‚ azabına karşı garanti veren‚
güven veren demektir‚ bu mâna emân’dan gelir.
Algılananın da ötesi olduğu farkındalığını oluşturandır.
Esmâ boyutu itibarıyla. Bu farkındalık, boyutumuzda "iman" olarak açığa çıkar.
İman edenler şuurlarındaki bu farkındalıkla iman ederler;
dünyamızda Rasûller; tüm varlıkta ise melekler dâhil!
Bu farkındalık, bilinçteki aklın vehim esaretinden kurtulmasını sağlar.
Vehim, kıyası kullanarak muhakeme yapan aklı saptırabilirken,
iman karşısında güçsüz ve etkisiz kalır.
Mümin isminin özelliğinin açığa çıkışı şuurdan bilince direkt yansır;
dolayısıyla da vehim kuvvesi onun üzerinde tasarruf edemez.

&&&&& Cemalda bir esmadır.Çok zikir edilmesi gerekir. Herkes dilediği kadar, dilediği şekilde okuyabilir.Sağ elimizi kalbimiz üzerine koyarak dilediğimiz kadar okuduktan sonra elimizi göğsümüzden ayırmadan sağa doğru çeker,sağ göğsümüzü geçince,üç kere daha okuyarak efal ile esmayı tevhit ettirirsek,her namazdan sonra bunu yaparak kırk gün devam edenler her türlü olumsuzluktan arınırlar.Bu arınmaya maddi ve manevi hastalıklarımız da dahildir.Yürürken okunmasında sakınca yoktur. İmanı kesinleştirir,kalbi vesveselerden arındırır.Tevhit ehlinin hizmetini yaparken en çok yararlandığı esmalardan birisidir.&&&&

EL MÜHEYMİN...
Şâhid olan (görüp gözeten) demektir.
Emîn mânasına geldiği de söylenmiştir.
Aslı‚ müeymin’dir‚ ancak hemze‚ hâ’ya kalp olmuştur.
Keza er-Rakîb ve el-Hafiz mânâsına geldiği de söylenmiştir.
"Esmâ" mertebesinden açığa çıkanları kendi sistemi içinde koruyup sürdürendir
(El hafizu ver Rakiybu ala külli şey)!
Ayrıca, (emaneti) gözetip himaye eden, koruyan, emin, anlamlarına da gelir. "MÜHEYMİN"in türediği kök olan "el Emanet"in Kurân’daki fonksiyonel kullanılışı, semâların - arzın - dağların yüklenmekten imtina ettiği ve el Kurân’ın ikizi olan el İnsan’ın yüklendiği şeydir.
Esas itibarıyla Esmâ mertebesi ilminin RUH adlı melek olarak şuuruna işaret eder.
Ondan da yeryüzünde açığa çıkan insana yansır bu emanet!
Yani, Hakikatinin, Esmâ özellikleri olduğu şuurunu yaşamak!
Bu da Mümin ismiyle ortak çalışır.
RUH adlı melek (kuvve) dahi, Esmâ mertebesinin sonsuz sınırsız özelliklerine imanın kemâliyle Hayy ve Kayyûm’dur!
Çünkü o dahi "şe’n" olarak vücud sahibidir!

&&&&& Bu esma dahi cemalda bir esmadır.Çok zikir edilmesi gerekir. Herkes dilediği kadar, dilediği şekilde okuyabilir.Sağ elimizi kalbimiz üzerine koyarak dilediğimiz kadar okuduktan sonra elimizi göğsümüzden ayırmadan sağa doğru çeker,sağ göğsümüzü geçince,üç kere daha okuyarak efal ile esmayı tevhit ettirirsek,her namazdan sonra bunu yaparak kırk gün devam edenler her türlü olumsuzluktan arınırlar.Bu arınmaya maddi ve manevi hastalıklarımız da dahildir.Yürürken okunmasında sakınca yoktur. İmanı kesinleştirir,kalbi vesveselerden arındırır.Tevhit ehlinin hizmetini yaparken en çok yararlandığı esmalardan birisidir.&&&&


EL AZİYZ...
Kahreden‚ galebe çalan demektir.
"İzzet"‚galebe çalmak mânasına gelir.
Karşı konulmaz güç sahibi olarak, dilediğini uygulayan!
Tüm âlemlerde dilediğini karşı çıkacak güç olmaksızın yerine getiren.
Bu isim Rab ismiyle paralel çalışan bir isimdir.
Rab özelliği Azîz özelliğiyle hükmünü icra eder!

&&&&& Bu esma dahi cemalda bir esmadır.Çok zikir edilmesi gerekir. Herkes dilediği kadar, dilediği şekilde okuyabilir.Sağ elimizi kalbimiz üzerine koyarak dilediğimiz kadar okuduktan sonra elimizi göğsümüzden ayırmadan sağa doğru çeker,sağ göğsümüzü geçince,üç kere daha okuyarak efal ile esmayı tevhit ettirirsek,her namazdan sonra bunu yaparak kırk gün devam edenler her türlü olumsuzluktan arınırlar.Bu arınmaya maddi ve manevi hastalıklarımız da dahildir.Yürürken okunmasında sakınca yoktur. Özellikle kendi konumunu beğenmeyenler,halk arasında saygınlığının yetersiz olduğunu düşünenler okurlarsa izzet ve şereflerinin arttığını görürler.Tevhit ehlinin hizmetini yaparken en çok yararlandığı esmalardan birisidir.&&&&


EL CEBBAR...
Mahlukâtı tecellilerine mecbur eden;
emir veya yasak her ne dilerse ona zorlayan demektir.
Bu kelimenin‚ bütün mahlukâtının fevkinde yücedir mânasına geldiği de söylenmiştir
Hükmü zorunlu olarak uygulamada olandır.
Âlemler Cebbâr’ın hükmü altında, dilenileni uygulamak zorundadır!
Uygulamama gibi bir seçenekleri yoktur!
Cebr, onların özlerinden gelen bir şekilde sistem gereği olarak açığa çıkar ve hükmünü yaşatır!
&&&&& Bu esma celaldir.-la takısıyla,ihtiyaç olduğunda okunur.Kendisine herhangi bir konuda haksız yere zorlama yapıldığını düşünenler bu esmayı (la cebbarun illa muinün) şeklinde okurlarsa yaralandıklarını görürler.Bu esmayı oluşacak olumsuz tecelliden kendini korumasını bilen zat evliyaları küffara karşı mücahede ederken yaralanırlar.Avam asla ya cebberun, el cebbarun veya ene cebbarun şeklinde okumamalıdır.Bu tembihimiz celaldır dediğimiz bütün esmalar için geçerlidir.&&&&&&&&&&&&&

EL MÜTEKEBBİR...
Mahlukâta ait sıfatlardan yüce‚ uzak mânasına gelir.
Ayrıca "Mahlukâtından büyüklük taslayarak kendisiyle azamet yarışına kalkanlara büyüklüğünü gösteren ve onlara haddini bildiren mânasına geldiği de söylenmiştir.
Keza şu mânaya geldiği de belirtilmiştir: "Mütekebbir" Allah’ın azametini ifâde eden
kibriyâ kelimesinden gelir‚ tezyîfî bir mâna taşıyan kibir kelimesinden gelmez.
Mutlak BEN’lik O’na aittir! "Ben" diyen yalnızca kendisidir!
Kim ben sözüyle kendisine varlık verirse; var oluşunun hakikatine ait "Ben"liği örtüp, göreceli benliğini ileri çıkarırsa, bunun sonucunu, yanmak suretiyle yaşar!
Kibriyâ, O’nun vasfıdır.

&&&&&&& Celadır.Avam zikretmemelidir.İllede zikretmek isteyen ‘’ La mütekebbirun ‘ şeklinde kendisindeki kibrin yok olması için okur.Kibirli olup ta bu halinden şikayetçi olanlara bu la takısıyla okumaları tavsiye olunur.&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&



EL HALİK...
Mutlak TEK yaratan!
Esmâ özellikleriyle birimleri "yok"ken "var" kılan!
Hâlik’in "halk"ettiği her bir şeyin bir "hulk"u, yani yaratılış amacına göre bir huyu, ahlâkı (doğasına göre davranışı) vardır...
Bu nedenle "tehalleku BiAhlakıllah = Allâh ahlâkı ile (Allâhça) ahlâklanın!" buyurulmuştur ki bunun anlamı;
"Allâh Esmâ’sının özellikleriyle var olmuş olduğunuzun farkındalığıyla ve bunun gereğince yaşayın" demektir.

EL BARİ...
Mahlukâtı‚
mevcut bir misâle bakmaksızın‚ yoktan‚ örneksiz olarak yaratan mânasına gelir.
Bu kelime‚ öncelikle hayvanlar için kullanılır‚ diğer mahluklar için pek kullanılmaz. Hayvanlar dışındaki mahlukât hakkında nâdiren kullanılır.
Mikrodan makroya doğru her yarattığını kendine özgü program ve özellikle yaratırken, bütünsellikle de uyumlu olarak onu işlevlendiren.
Saat dişlilerinin ahenkli düzeni misali!

EL MUSAVVİR... Mahlukâtı farklı sûretlerde yaratan" demektir.
Tasvîr lügat olarak hat ve şekil çizmek mânasına gelir.
Mânâları sûretler hâlinde açığa çıkarıp,
algılayanda o sûretlerin algılanma mekanizmasını oluşturan.

EL ĞAFFAR...
Bağışlamada mübalağa eden, çok bağışlayan demektir
Kulların günahlarını tekrar tekrar affeden‚ mânasına gelir.
Gafr kelimesi‚ aslında setr (örtmek) ve kapatmak mânalarına gelir.
Allah Teâla kullarının günahlarını affedici‚
onlar için cezayı terk etmek sûretiyle (günahları) örtücüdür.
Kudretin veya hikmetin gereği olarak oluşmuş noksanlıklarını fark edip, bunların sonuçlarından kurtulmayı irade edenlere, örtüleyiciliğini yaşatan.
Bağışlayan.

EL KAHHAR...
"Vâhid" oluşunun sonucunu yaşatarak
"izafî-göresel" benliklerin asla "var" olmadığını seyrettiren!

EL VEHHAB...
Dilediğine karşılıksız ve "hak etme" kavramı devrede olmaksızın verdikçe veren.

ER REZZAK...
Hangi boyutta veya ortamda olursa olsun,
açığa çıkan birimin yaşamının devamı için gereken her türlü gıdayı veren.

EL FETTAH...
Kulları arasında hâkim demektir.
Araplar, hâkim iki hasmın (dâvalı-dâvacı) arasındaki ihtilafı çözdüğü zaman:
"Hâkim iki hasmın arasını fethetti" derler.
Hükmetti, çözüme kavuşturdu mânasında,
hâkime fâtih dendiği de olmuştur
Birimde açılım oluşturan.
Hakikati fark ettirip seyrettiren; bunun sonucunda âlemlerde eksik, noksan, yanlış olmadığını müşahede ettiren.
Görüş veya kullanım alanını açıp değerlendirme olanağını meydana getiren.
Fark edilemeyeni fark ettirip değerlendirten!

EL ALİYM...
"İlim" özelliği sebebiyle sınırsız sonsuz her şeyi ve her boyutu, her yönüyle Bilen!

EL KABIDZ...
Kullarının rızkını lütfu ve hikmetiyle tutan mânasına gelir.
Tüm birimleri, onları oluşturan "Esmâ"sıyla hakikatleri yönünden kudret eliyle tutup hükmünü icra eden!
İçe dönüklüğü yaşatan.Derleyip toparlayan,sıkan,sıkıştıran,daraltan.


EL BASIT... Kullarına rızkı açıp cûd ve rahmetiyle genişleten demektir.
Böylece Cenâb-ı Hakk, hem ihsan sahibi,
hem de onu men edici olmaktadır.
Açıp yayan.
Boyutsallıkları ve derin görüşü oluşturan,rahatlatan.

EL HAFİDZ...
Cebbarları ve firavunları alçaltan demektir.
Yâni onları horlar ve değersiz kılar demektir.
Alçaltıcı.
Hakikatinden uzak yaşamı oluşturucu!
Evrensel boyuttaki "Esfeli sâfîliyn"i yaratıcı.
"Kesret" müşahedesini oluşturan perdeliliği meydana getiren!

ER RAFİ’...
Yükselten. Velîlerini, dostlarını yüceltir. Azîz kılar demektir.
Böylece Allah, hem zelîl hem de azîz kılıcı olmaktadır.
Bilinçli birimi yatay veya dikey anlamda yükselterek hakikatini kavrama veya seyir anlamında yükselten.

EL MUİZZ...
Dilediği birimde, izzeti oluşturan özelliği açığa çıkartarak,
onu diğerlerine göre değerli kılan!

EL MÜZİLL...
Dilediğinde zilleti zahir kılan!
Zelil eden...
İzzeti meydana getiren yakınlık özelliklerini yaşatmayarak, benlikle perdelenmenin yetersizlikleri içinde aşağılanmayı aşikâr kılan!

ES SEMİ’...
Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerini her an algılamakta olan.
Farkındalığı ve kavramayı yaşatan.
İşiten,işittiren.
Bunun sonucu olarak Basîr ismi özelliğini tetikleyen!

EL BASIYR...
Açığa çıkan Esmâ özelliklerini her an seyir eden
onlardan çıkanları değerlendirip sonuçlarını oluşturan.

EL HAKEM...
Hükmeden ve hükmü kesinlikle yerine gelen!

EL ADL...
Ulûhiyetinin sonucu olarak
açığa çıkardığı her Esmâ özelliğinin yaratış amacına göre hakkını veren.
Haksızlık etmekten, zulümden münezzeh olan!

EL LATİYF.
Arzunu sana rıfkla ulaştıran demektir.
"Mahiyeti, idrak edilemeyecek kadar latîf" mânasına geldiği de söylenmiştir...
Yarattığının derûnunda ve varlığında gizli olan.
Lütfu çok olan!

EL HABİYR...
Olanı ve olacağı bilen kimseye denir.
Açığa çıkan Esmâ özelliğinin "var"lığını,
"Esmâ"sıyla meydana getiren olarak,
onun durumundan haberi olan.
Birime, kendisinden açığa çıkanla,
ne mertebede anlayışa sahip olduğunu fark ettiren!

EL HALİYM...
Açığa çıkan bir olaya ani ve fevrî tepki vermeyip,
açığa çıkış amacı doğrultusunda değerlendirmeye alan.

EL AZİYM...
Açığa çıkmış Esmâ özelliği olan hiçbir birimin,
azametini kavrayamayacağı muhteşem büyüklük.

EL ĞAFÛR...
Bağışlamada mübalağa eden, çok bağışlayan demektir
Allâh Rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken.
Gerekli arınmayı yaptırtarak Rahîmiyetinin nimetlerine erdiren.
Rahîm ismini tetikleyen!

EŞ ŞEKÛR...
Kullarını, sâlih fiilleri sebebiyle mükâfatlandıran, sevap veren demektir.
Allah'ın kullarına şükrü,
onlara mağfireti ve ibâdetlerini kabul etmesidir.
Verdiği nimeti çoğaltmak için o nimeti değerlendirten.
Birimde verilen nimeti hakkıyla değerlendirerek "daha"sına açılmayı oluşturan.
"Kerîm" isminin özelliğini tetikler.
Bu ismin özelliğinin kişide kapalı kalması ise, kendisine ulaşana karşı kapanmayı;
o nimeti değerlendirmek yerine başka yönlere dönerek o nimetten perdelenmeyi yaşatır.
Bu da "nankörlük" yani verileni değerlendirmemek olarak tanımlanır.
Verilenin gerisinden mahrum kalma sonucunu doğurur.
Nimetin ardı kesilir!

EL ALÎY...
Yüce.
Varlıkları Hakikat noktasından seyreden!

EL KEBİYR..
Celâ1 (büyüklük) ve şânının yüceliği sıfatlarını taşıyan kimsedir..
Esmâ’sıyla yarattığı âlemlerinin büyüklüğü kavranamaz olan.

EL HAFİYZ...
Âlemler içindekilerin varlığının korunması için onların gerekenlerini oluşturan.

EL MUKİYT..
.Muktedir demektir.
Ayrıca, mahlukâta gıdalarını veren mânasına geldiği de söylenmiştir.
Hafîz isminin özelliğinin oluşması için gerekli olanı maddi veya manevî olarak nitelendirilen alt yapıyı oluşturup meydana getiren.

EL HASİYB...
el-Kâfi demektir.
Muf'il mânasında fâildir, tıpkı mü'lim mânasında elim gibi,
hasîb'in muhâsib mânasında kullanıldığı da söylenmiştir.
Birimselliğin devamı için yeterli olduğu gibi,
birimden açığa çıkanların sonucunu yaşatan.
Böylece sonsuza dek oluşumun akışını yaratmış olan!

EL CELİYL...
Muhteşem kapsam ve mükemmeliyetiyle Efâl âleminde sultan!

EL KERİYM...
Öylesine cömert ki, kendisini inkâr ile açığa çıkanlara dahi sayısız nimetlerini bağışlamakta. "OKU"mak yani "İKRA" ancak O’nun keremiyle bir birimde açığa çıkabilir.
Her birimin hakikatinde yer alan demektir.

ER RAKIYB...
Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan hâfîz (muhâfız) demektir
Her birimi
Esmâ’sıyla yarattığı için, her an onunla olarak kontrol altında tutan.

EL MUCİYB...
Kullarının duasını kabul edip, icâbet eden zât demektir
Kendisine olan yönelişlere mutlaka icabet ederek gereğini oluşturan!

EL VASİ’..
Zenginliği, bütün fakrları bürüyen; rahmeti herşeyi kuşatan demektir..
Esmâ özellikleriyle tüm âlemleri kapsamış olan.

EL HAKİYM...
İlminin kudretiyle açığa çıkmasını sebepler zincirine bağlayarak,
nedenselliği yaratarak kesret algılamasını oluşturan.

EL VEDUD...
el-Vedd (sevgi) kelimesinden mef'û1 mânasında feûl'dür.
Allah Teâlâ Mevdûd'dur. Sevgiyi yaratan,seven demektir.
Çok sevilir.
Yani velilerinin kalbinde sevgilidir.
Veya fâil mânasında feûldür.
Yani Allah Teâla sâlih kullarını sever,
"onlardan razı olur" demektir.
Cazibeyi, çekim gücünü yaratan.
Salt karşılıksız, çıkar beklenmeyen sevgiyi var eden.
Her sevenin, sevdiğinde fark edip sevdiği gerçeklik!

EL MECİYD... Keremi geniş olan demektir.
Şerif mânasını taşıdığı da söylenmiştir.
Açığa çıkardığı muhteşem yaratış dolayısıyla şanının yüceliğini ortaya koyan!

EL BAİS...
Mahlukâtı, ölümden sonra kıyamet günü yeniden diriltir demektir.
Varlığı sürekli yeni yaşam boyutlarına dönüştüren!
"Her an yeni bir şe’nde" oluşun mekanizması, sürekli yeni bir hâl yaşatan.
Bu özelliğin insanda açığa çıkışı itibarıyla...
"AMENTU"da da yerini alan "Ba’sü ba’delMevt = ölüm akabindeki diriliş" anlamındadır... "Mutlaka siz, boyutlar değiştirerek o boyutların uygun bedenlerine dönüşeceksiniz!"
(İnşikak: 19) âyetindeki işlev de bunu anlatır...

Bedenden ve/veya bilinçten ölmek
ve bunun devamında yeni bir yaşama başlamak.
Şu dünya (beden) yaşamımızda iken de bu bâ’slar mümkündür...
Velâyet - Nübüvvet - Risâlet bâ’sları gibi!
Ki, bunlarda dahi yeni bir yaşam mertebesi söz konusudur!

Tohumun kabuğunu çatlatıp mahsulünü açığa çıkarması gibi,
ölü (bilkuvve - işlevsiz - nesnel) olanı bâ’s edip dirilten, demektir.
Açığa çıkana, yeni yaşam ortamı veya boyutuna kavuşana göre,
bir önceki ortama uygun yaşam bedeni "kabir" hükmündedir...
"O Saat (vefat) muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur. Kesinlikle Allâh, kabirlerde (bedenleri içinde) olan nefsleri (bilinçleri) bâ’s edecektir (varlıklarındaki Esmâ özelliğiyle yeni bir beden oluşturarak yaşamlarına devam ettirecektir)!" (Hac: 7)

EŞ ŞEHİYD...
Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan kimse demektir.
Şâhid ve şehîd aynı mânada kullanılır,
tıpkı âlim ve alîm kelimeleri gibi.
Mâna şöyledir:
Allah, (her yerde) hâzırdır.
Eşyayı müşahede edip her an görür.
Varlığıyla varlığının şahidi olan.
Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerinden varlığını seyredip açığa çıkanlara şehâdet eden!
Şehâdet edilenin kendisinden gayrı olmadığını yaşatan.

EL HAKK...
Varlığı ve vücudu gerçek olan demektir.
Apaçık ortada olan, Mutlak Hakikat!
Açığa çıkan tüm işlevlerin hakikati ve kaynağı!

EL VEKİYL...
Kulların rızıklarına kefil demektir.
Hakikat şudur:
Kendisine tevkîl edilmiş olanı işinde müstakil söz sâhibi olmaktır.
Bu hususta şu âyet hatırlanabilir:
"(Dediler ki) Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" (A1-i İmrân 173
Açığa çıkan her birimin işlevinin gereğini yerine getirmek için gerekeni yapan.
Bunun idrakiyle kendisine tevekkül edene sahip çıkarak,
onun için en hayırlı sonucu oluşturan.
Hakikatindeki el Vekiyl isminin özelliğine iman eden Allâh’ın tüm isimlerine (tüm kuvvelerine) de iman etmiş olur!
Halifelik sırrının kaynağı bir isimdir!

EL KAVİYY...
el-Kâdir (güçlü) demektir.
Ayrıca:
"Kudreti ve kuvveti tam, O'nu hiçbir şey âciz kılamaz" mânasına da gelir
Kudreti kuvveye dönüştürerek varlığın oluşmasını sağlayan ve onlardaki kuvveleri oluşturan. Melekî boyutu meydana getiren.

EL METİYN...
Şedîd ve kavî olup, hiçbir fiilinde meşakkatle karşılaşmayan demektir.
Tüm Efâl âlemini ayakta tutan.
Metîn...
Sağlamlığı oluşturan.
Metanet, direnç veren!

EL VELİYY...
Nâsır (yardımcı) demektir.
Ayrıca:
"İşlerin kendisiyle yürüdüğü mütevelli, yetimin velîsi gibi" diye de açıklanmıştır.
Birimde kendi hakikatini tanıma ve gereğini yaşama özelliğini açığa çıkaran.
Velâyetin ve onun kapsamındaki üst düzey yaşam özellikleri olan Risâlet ve Nübüvvetin kaynağı.
Velâyetin en üst mertebesi olan Risâlet ve bir altı olan Nübüvvet kemâlâtını irsâl eden.
Risâlet kemâlâtının zuhuru sonsuza dek geçerli ve işlevli iken,
Nübüvet kemâlâtının işlevi yalnızca dünya yaşamında geçerlidir.
Nebi, âhiret yaşamında da o kemâlâtla yaşar,
ancak işlevi bitmiştir dışa dönük olarak!
Risâlet işlevi ise velâyet getirisi üzere devam eder sonsuza dek, velîlerdeki gibi.

EL HAMİYD...
Fiiliyle hamde hak kazanan mahmûd kimsedir.
Bu kelime mef'ûl mânasında fâildir.
Açığa çıkardığı evrensel kemâlâtı "Velî" ismi kapsamında açığa çıkardığı âlem sûretlerince seyredip değerlendirendir!
Hamd yalnızca kendisine aittir!

EL MUHSIY...
İlmiyle herşeyi sayan, nazarından büyük veya küçük hiçbir şey kaçmayan kimse demektir.
TEK’likteki çokluk sûretlerini makrodan mikroya tek tek tüm özellikleriyle yaratan.

EL MUBDİ’...
Mahlukâtı hayattan sonra tekrar ölüme,
öldükten sonra da tekrar hayata iâde eden kimse demektir
Eşyayı yoktan ilk defa var eden, yaratan demektir.
Yaratılmışları eşi benzeri olmayan kendine özgü özellikler bütünü olarak âlemlerde açığa çıkaran.

EL MUIYD...
Aslına rücu edenleri yeni bir yaşam boyutunda hayata döndüren.

EL MUHYİ...
İHYA eden.
Hayata kavuşturan.
İlim yaşantısıyla hakikati müşahede ederek yaşamını sürdürmeyi oluşturan.

EL MUMİT...
Ölümü tattıran...
Bir yaşam boyutundan diğer yaşam boyutuna geçirten!

EL HAYY...
Esmâ âleminin kaynağı!
Tüm isim özelliklerinin hayatını veren, varlığını oluşturan.
Evrensel enerjinin kaynağı; enerjinin hakikati!

EL KAYYUM...
Hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın kendi vasıflarıyla varlığını kaîm kılan.
Var olan her şey kendisiyle kaîm olan.

EL VACİD...
Fakirliğe düşmeyen zengin demektir.
Bu kelime, gına demek olan cide kökünden gelir.
Özellikleri âdeta taşan...
Her dilediğini var eden.
Tüm yaratışına rağmen hiçbir şeyi eksilmeyen!

EL MACİD...
Kerem ve ihsanının sınırsızlığının getirdiği şan ve yücelik sahibi!

EL VAHİD...
Tek başına devam eden, yanında bir başkası olmayan ferd'dir.
Ayrıca, şerik ve arkadaşı olmayan kimse mânas da mevcuttur.

Vâhid ül AHAD... Ferd demektir. Ahad ile vâhid arasındaki farka gelince,
ahad, kendisiyle bir başka adedin zikredilmesini men edecek bir yapıya sâhiptir.
Kelime hem müzekker, hem de müennestir.
"Bana kimse (ahad) gelmedi derken, gelmeyen hem erkektir, hem de kadındır.
" Vâhid'e gelince bu sayıların ilki olarak vazedilmiştir:
"Bana halktan biri (vahid) geldi" denir ama,
"Bana haktan kimse (ahad) geldi" denmez.
Vâhid, emsâl ve nazîri kabûl etmeyen bir mâna üzere bina edilmiştir.
Ahad ise ifrad ve arkadaşlardan yalnızlık üzere bina edilmiştir.
Öyle ise, vâhid, zât itibariyle münferiddir,
ahad ise mâna itibariyle münferiddir.
Sayısal çokluk kabul etmez TEK!
Cüzlere bölünmemiş ve cüzlerden oluşmamış;
panteizm anlamına gelmeyen Bir!
Çokluk kavramının düştüğü, "yok"luğa kavuştuğu,
hiçbir fikir ve düşüncenin ayak basamadığı TEK!

ES SAMED...
İhtiyaçlarını temin etmek üzere, halkın kendisine başvurduğu efendidir.
Yani halkın kendisine yöneldiği kimsedir.
Som, salt TEK!
Çokluk kavramından münezzeh!
Çok özelliğin birleşmesinden oluşmamış!
Ve dahi sınır kavramından berî olan TEK’lik sahibi.
Hiçbir şeye muhtaciyeti söz konusu olmayan TEK’illik.
Hadîs-î şerîf’te şöyle tanımlanmıştır:
"Es Samedülleziy la cevfe fiyhi = Samed odur ki, onda boşluk yoktur (SOM, SALT)!"

EL KAADİR...
İlmindekileri kudretiyle bir nedenselliğe dayanmaksızın yaratıp seyreden!
Bu hususta asla sınırlanmayan!

EL MUKTEDİR...
Kudret kökünden müfteil babındandır.
Kâdir'den daha öte bir güçlülük ifâde eder.
Kudretiyle izhar ettiği tüm varlıkta iktidarı, tedbir ve tasarrufu geçerli olan
mutlak - işlevsel kudret sahibi.

EL MUKADDİM...
Eşyayı takdim edip, yerli yerine koyan demektir.
Yaratış amacına göre açığa çıkaracağı Esmâ özelliğine öncelik veren.

EL MUAHHİR...
Eşyayı yerlerine te'hir eden demektir.
Kim takdime hak kazanırsa ona takdîm eder,
kim de te'hîre hak kazanırsa ona da te'hîr eder.
Yarattığında açığa çıkacak olanı Hakîm isminin gereğince erteleyen.

EL EVVEL...
Bütün eşyadan önce var olan demektir.
Yaratılmış olanın başı, ilk Hâli olan Esmâ Hakikati.

EL ÂHİR..
.
Yaratılmış Bütün eşyadan sonra bâkî kalacak olan demektir.
olanın sonsuza dek bir sonrası.

EZ ZÂHİR...
Herşeyin üstünde zâhir olan ve onların üstüne çıkan şey demektir
Apaçık ortada olan,
Esmâ özelliğiyle algılanmakta olan!

EL BÂTIN...
Mahlukâtın nazarlarından gizlenen demektir
Apaçık ortada olanın algılanamayanı ve Gaybın hakikati.
(Evvel Âhir Zâhir Bâtın, HÛ’dur!)

EL VALİY...
Hükmüne göre yöneten.

EL MÜTEALİY...
Sonsuz sınırsız yüce; yüceliği her şeye yaygın!
Âlemlerdeki hiçbir akıl ve idrakın kapsamıyla,
hiçbir fıtratın mahiyet ve yansıtıcılığıyla sınırlanmayan yücelik sahibi.

EL BERR... Katından gelen bir iyilik ve lütufla,
kullarına karşı merhametli, şefkatli demektir.
Fıtratların gereğini kolaylaştırarak oluşmasını sağlayan!
Bu konuda vaatlerini yerine getiren.

ET TEVVAB...
Hak ve hakikati algılatıp kavratarak,
o birimin kendi hakikatine dönüşünü oluşturan.
Tövbeyi yaşatır.
Yani, birime yaptığı yanlışlardan dönmeyi ve verdiği zararları gidermeyi nasip eder.
Bu isim özelliği açığa çıktığında Rahîm isminin özelliğini tetikler.
Sonuçta kişinin hakikatinin getirisi olan güzellikleri ve müşahedeyi yaşatır.

EL MÜNTEKIM... Dilediğine ceza vermede şiddetli davranan demektir.
Nekame kökünden müfteil babında bir kelimedir.
Nekame, hoşnudsuzluğun öfke ve nefret derecesine ulaşmasıdır
Birimdeki, hakikatini yaşamasına engel olan davranışlarının sonuçlarını yaşatan!
"Züntikam", açığa çıkanın sonucunu, hak ettiğini yaşatmaktır.
Allâh, intikam almak gibi duygularla vasıflanmaktan münezzehtir!
"Şedîd ül İkab" ile birlikte kullanıldığında,
"Hakikatinin gereğini yaşamaya ters düşen düşünce ve davranışların sonucunu en sert ve keskin bir biçimde yaşatan" anlamına gelir.

EL AFÜVV...
Afv'dan feûl babında bir kelimedir.
Bu bâb mübalağa ifâde eder.
Öyle ise mâna:
"Günahları çokça bağışlayan" demek olur
Şirk dışında işlenmiş bütün suçların tövbesini kabul edip, affedendir.
Şirk hâli yaşamında bu ismin özelliği açığa çıkmaz.
Burada fark edilmesi önemli konu şudur.
Suçun affı demek,
o kişinin af öncesi yaşantısındaki kayıplarının geri kazanılması demek değildir.
Geçmişin telâfisi ve kazası yoktur Sünnetullah’ta!

ER RAUF... Katından gelen bir re'fetle (şefkatle) kullarına merhametli ve şefkatli olan demektir.
Re'fetle rahmet arasındaki farka gelince;
rahmet bazen maslahat gereği istemeyerek de olabilir.
Re'fet isteksiz olmaz, isteyerek olur.
Çok şefkatli, acıyan; kendisine yönelenleri,
onlara zarar verip sıkıntıya sokacak davranışlardan koruyan, uzaklaştıran.

EL MALİK’ÜL MÜLK...
Mülkünde dilediğini tedbir edip,
hiçbir birime hesap verme kavramı olmadan dilediğini uygulayan.

"De ki: ’Mülkün Mâlik’i olan Allâh’ım...
Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın.
Dilediğini azîz edersin, dilediğini zelil edersin.
Hayır senin elindedir.
Kesinlikle Sen her şeye Kâdîr’sin.’" (Âl-i İmrân: 26)

ZÜL’CELALİ VEL’İKRAM...
Celâl’iyle açığa çıkardığına "yok"ta Celâl, celîl'in masdarıdır.
Celâl, celâlet, nihâyet derecede büyüklük, azamet demektir.
Zü'l-Celâl büyüklük sahibi olan mânasına gelir. n var olmuşluğunu kavratarak "yokluğunu" yaşatıp; İkram’ıyla, Esmâ kuvvelerinin kendisinde açığa çıkışını seyrettirerek Bekâ’yı yaşatır.

EL MUKSIT... Hükmünde âdil, demektir.
Ef'àl babında adaletli oldu mânasına olan bu kelime,
sülâsî aslında zulmetti mânasına gelir.
Nitekim kasıt; cevreden, zâlim demektir.
Ulûhiyeti gereği olarak, her yaratılmışa yaratılış amacına göre hak ettiğini vermek suretiyle adaletini uygular.

EL CAMİ’...
Kıyamet günü mahlukâtı toplayan demektir.
Tüm varlığı "çok boyutlu tek kare resim" olarak ilminde topluca seyreden.
Yaratılmışları, yaratılış amaç ve işlevleri doğrultusunda toplayan!

EL ĞANİYY...
Esmâ’sının işaret ettiği özelliklerle sınırlanıp kayıtlanmayan ve o vasıflarla etiketlenmekten dahi münezzeh olan;
"Ekberiyeti" dolayısıyla!
Esmâ’sıyla sayısız sınırsız zengin olan!

EL MUĞNİY...
Dilediğini, başkalarından mustağnî kılan,
zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden.
"Fakr"in sonucu olan Bekâ’nın güzelliklerini hibe eden...
"Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr-"yok"lukta) bulup da zenginliğe ("gına"ya-Bekâ’ya) kavuşturmadık mı
(El Ganî kulu yapmadık mı,
Âlemlerden Ganî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)?" (Duha: 8)...
"Muhakkak ki ’HÛ’dur ganî eden de fakir kılan da." (Fetih: 48)

EL MANİ’U...
Dostlarını, başkalarının eziyetinden koruyan yardımcı demektir.
Hak etmeyene, hak etmediğine erişmesine engel yaratan!

ED DARR...
Birimlerin sıkılıp bunalarak kendine dönmesi için çeşitli azap veren hâlleri (hastalık, çile, belâ) yaşatan!

EN NAFİ’...
Hayra erişmeye vesile olacak yararlı düşünce ve fiilleri hatıra getirip gereğini uygulatan.

EN NUR...
Körlüğü olanları nuruyla görür kılan,
dalâlette olanları da hidâyetiyle irşâd eden demektir.
Her şeyin hakikati olan İlim!
Her şeyin aslı Nûr’dur, demek;
her şey ilimden ibarettir, İlmullah’ta demektir.
Hayat, ilimle vardır.
İlim sahipleri Hayy’dır; diridir!
İlmi olmayan ise, yaşayan ölüdür.

EL HADİY...
Hakikate erdiren...
Hakikatin gereğini yaşatan!
Hakk’ı dillendirten!
Hakikate yönlendiren!

EL BEDİY’...
Eşi benzeri olmayan güzellikte olup, güzellikleri yaratan!
Türleri ve varlıkları herhangi bir örneğe dayanmayan şekilde
kendilerine özgü özelliklerle yaratan.

EL BAKIY...
Zaman kavramsız yalnızca var olan.

EL VARİS...
Mahlukâtın yok olmasından sonra da bâki kalan demektir
Sahibi olduklarını geride bırakarak dönüşenlerin,
arkada bıraktıklarının sahibi olarak çeşitli isimlerle açığa çıkan!

ER REŞİYD...
Mahlukâta maslahatlarını gösteren irşat eden demektir.
Rüşde erdiren!
Birimin hakikatini fark etmesinin sonucu olarak olgunlaşmayı yaratan ve yaşatan!

ES SABUR...
Âsîlerden intikam almada acele etmeyen,
cezalandırmayı belli bir müddet te'hîr eden demektir.
Allah'ın sıfatı olarak sabûr'un mânası halîm'in mânasına yakındır.
Ancak ikisi arasında şöyle bir fark vardır:
Sabûr sıfatında cezanın mutlaka olacağını beklemeyebilirler.
Ancak halîm sıfatıyla Allah'ın cezasına kesin nazarıyla bakarlar. .
"Eğer Allâh insanları zulümlerinden dolayı sorumlu tutup sonucunu hemen yaşatsaydı;
(arz) üzerinde hiçbir DABBE (insan değil insan bedeni) bırakmazdı!
Fakat onları hükmedilmiş bir vakte tehir ediyor...
Ecelleri geldiği vakit de ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler" (Nahl: 61)
Her yaratılmış olanın amacına uygun işlevini yapmasını bekleyip,
o işlevini tamamladıktan sonra sonuçlarını yaşatan.
Zâlimin zulmüne müsaade etmesi, yani Sabûr özelliğini açığa çıkarması,
hem zâlim hem mazlum yönünden yaşanacak işlevin tam hakkıyla yaşanması ve daha sonra da sonuçlarının oluşması içindir.
Belânın büyüğünün açığa çıkması, zulmün büyüğünün oluşmasını gerektirir!

SON HATIRLATMA

(Esma el hünsayı şerh eden -Ahmet Hulusi- beyefendinin (faydalandığımız) bu emeğinin sonunda aczini itiraf ettiğini de görürüz.Çünkü hiçbir esması hiçbir yönden sınırlanamaz..Her ismi diğer isimlerini de camidir.)

Elbette ki "Allâh" ismiyle işaret edilen "EKBER"in "Esmâ ül Hüsnâ"sının anlamları bu kadar dar kapsamlı değildir! Bu yüzdendir ki, uzun yıllardır bu konuya hiç girmemiştim. Çünkü bu konunun hakkının verilmesi muhaldir - olanaksızdır! "Yansımalar" dolayısıyla bu konuya girmek zorunda kaldım.
Rabbimden bağışlanma dilerim. Bu konuda nice eserler yazılmıştır. Biz bugünkü bakış açımız yönünden kısa ve akılda kalabilecek şekilde konuyu ele aldık.
Belki deryadan bir damla sudur bu konudaki anlattıklarımız!

"SubhanAllâhi amma yasıfun!"

Bu çalışmamıza nokta koymadan, şu mutlak gerçeği bir kere daha vurgulayalım. Bütün bu açıkladıklarımız ve yazdıklarımız, kişinin kendisini, bedensellikten ve "ben"likten arındırdıktan sonra, "şuurda seyir" boyutunda yaşanacak olan şeylerdir.
Bu arınma - tezkiye olmadan, kişinin bilgileri edinip tekrarlaması, bir bilgisayarın tekrarlamasından farklı bir sonucu asla yaşatmaz!
Tasavvuf, dedi-kodu olmayıp bir yaşantıdır!
Gıybet veya dedikoduyla ömür tüketen, şeytanın süslü gösterdiği amelle kendini avutandır. Kişinin bu bilgileri yaşamasının açık teyidi ise, onun için "yanma"nın kesinlikle bitmiş olup; hiçbir şeyin veya olayın onu üzüp kapsamamasıdır!
Kişide şartlanmaların getirdiği değer yargılarına dayalı duygusallık yaşamı ve buna dayalı davranışlar olduğu sürece, o beşeriyetinin kemâlini yaşayan bir birim olarak ve yaptıklarının sonucunu yaşamaya devam ederek ölümsüzlük boyutuna geçer.

Bilgi uygulamak içindir. Uygulanmayan ilim, insanın sırtındaki yüktür, farkındalığıyla işe kendimizden başlayalım.

Gecenin sonucunda kendimize şu soruyu soralım:

Bilgimize göre, gece uykuda geri dönüşü olmayan yolculuğa hazır mıyız?
Dünyada bizi "yakan" olaylar bitti mi? Huzurlu, mutlu "kulluğu" yaşıyor muyuz?
Cevap evetse ne mutlu! Değilse, yarına çok iş var demektir. Bu durumda sabah kalktığımızda, bu gece yatarken mutlu ve hazır olarak yatmak için neler yapmalıyım; diye düşünmemiz gerekmez mi?

Sahip olduğumuzu sandığımız her şeyi geride bırakarak gideceğimizin idraki içinde günü değerlendirebiliyorsak ne mutlu.Şükrümüz hadsiz hudutsuzdur.

Okudunuğunuz yazı toplam 3381 kere görüntülenmiştir.


Yorumlar

Bu bloga henüz yazılmış yorum yazılmamış.


Blog'a yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.


 
 • Diğer yazılarımdan bazıları

Schröder'den Avrupa'ya İslam dersi 10 Aralık 2009 12:59Dünya 3 Almanya'nın eski Başbakanı Gerhard Schröder, İsviçre'deki minare yasağı kararını sert bir dille eleştirdi. Schröder, ...
10.12.2009 15:34:53 [ Haber ]

Sağ ayak baş parmağında okunacak esmalar Bilesin ki azizim…. Sağ ayak efali; Hikmette Azrail makamıdır.İstenmeyen herhangi bir tecelliyi yok etme yeridir. Azizim, insanın sağ ayağı,hi...
07.01.2009 15:42:29 [ Din ]

Mümtaz'er Türköne - Zaman 2010-05-14 -------------------------------------------------------------------------------- Menderes'in Demir Kırat'ı ve Kasımpaşalı Köroğlu 60 yıl önce b...
14.05.2010 18:48:27 [ Haber ]

Abdurrahim Karakoç - Vakit 2010-02-24 -------------------------------------------------------------------------------- Bu kadarı hiç beklenmiyordu Muhayyel bir “irtica”...
24.02.2010 01:26:57 [ Haber ]

Copyright 2008 - edebiyatdefteri.com - her hakkı saklıdır.