24 Mayıs 2012 Perşembe
E-mail adresiniz:  Şifreniz: Beni Hatırla
  hacı ali
http://blog.edebiyatdefteri.com/haci-ali/oku/3016/allah&-8217;in-yardimi 

 • Hakkımda


hacı ali

 • Yazdığım Diğer Konular
Astroloji (1)
Bilim (21)
Eğitim (1)
Yaşam (11)
Haber (188)
İlişkiler (94)
Sağlık (1)
Günlük (2)
Din (47)


 
Allah’ın Yardımı
14.11.2009 23:16:42  [ Din ]

Allah’ın Yardımı


Sayın hasan Belek kardeşimizin gönderdiği aşağıdaki yazıdan faydalandım..:

İstifadenize sunmaktan kendimi alamadım...
zamanınız düşündüğünüz kadar değerliyse buyurun,okumaya değdiğini göreceksiniz.



13 Kasım 2009 | Kemal Gökdoğan
…Dini ayakta tutan elbette bunun bozulmasına izin vermeyecektir ki artık tamamlanan bir bütüne sonradan gelenlerin ekleyeceği bir şey olamaz. Ancak kaybolan ve silinenler belki gün yüzüne çıkartılabilinir. Fakat İslam dini bu en son gelen MUHAMMEDİ anlayış ve kavrayışla mükemmele ulaşmış ve nihayete kadar bu durumunu koruyacaktır.

***

İnternet Sohbetleri (2)

Metin:

Sayın Kemal GÖKDOĞAN Bey. Öncelikle hiç bir cemaate ve tarikata vb. yollara bildiğim ve yaşadığım halde dâhil olmayan, okumaya ve öğrenmeye çalışan bir kişiyim. Sizin yazılarınızı ara sıra okuyorum bir kaç senedir. En son yazınızla [Mehdî Ve İşportacıları] ilgili düşüncelerimi ve sorularımı yöneltmek istiyorum. MEHDİ ve İSA hakkında yıllardır herkes bir şeyler söylüyor. Bazıları bunu inanarak ve kabul ederek dostane ve halisane, bazıları da dediğiniz gibi kitap vb. çalışmalarının satışı ve artması için yapıyor. Çeşitli yazar ve düşünürlerden bu konuyu devamlı olarak takip etmeye çalışıyorum. Bir kısım bununla ilgili hadislerin uydurma İsrailiyattan geçme olduğunu Kuran ve mantık yönüyle inceleyerek belirtiyor. Mantığımız bunu kabul ediyor. Çünkü dini ayakta tutan elbette bunun bozulmasına izin vermeyecektir ki artık tamamlanan bir bütüne sonradan gelenlerin ekleyeceği bir şey olamaz. Ancak kaybolan ve silinenler belki gün yüzüne çıkartılabilinir. Fakat İslam dini bu en son gelen MUHAMMEDİ anlayış ve kavrayışla mükemmele ulaşmış ve nihayete kadar bu durumunu koruyacaktır. Bunun ötesinde artık birisinin gelip de ADETULLAH kanunlarına uymadan sihirbaz sopasıyla bozulan her şeyi bir anda düzeltmesi imkân dışıdır ve bir örneği olmamıştır bildiğimiz kadarıyla.

Kemal:

Değerli Metin Bey

Anlatmaya çalıştığım düşüncelerimi bir kaç satırda ana hatlarıyla mükemmelen özetlemişsiniz. Ben de tüm düşüncemi elimden geldiği kadar ana hatlarıyla kendi lisanımca yeniden özetlemeye çalışacağım.

Yaşadığımız evrende Rasulullah a.s.’dan sonra mucize türü olaylar beklemeyenlerdenim.

Anti parantez… “İlmî Mucizem var” iddiasıyla rasullüğe veya mehdiliğe soyunanları hariç tutuyorum… onlardan “ilmî mucize” yerine “kevnî/fiziksel mucize” göstermelerini isteme hakkım bâkidir… “Kevnî veya İlmî Mucize” sayılabilecek her şey “Gerçek Rasul” sıfatı taşımayan birisinden çıkarsa da çıkan doğaüstülüğe mucize denilemez artık. Hz. Muhammed a.s.’dan sonra bunlara ancak ya “sanat” ya da “bilim” denilebilir.

Bu sonuca nasıl ulaştım?

Rasulullah a.s.’ın “mucize gibi” görünen hârikulâdeliklerini çok dikkatli inceleyince gördüm ki onların ön planında çok ciddi bir beşeri çalışması var. Orta çağın site devletleri ve imparatorluklar ortamında tüm gücünü, malını, kanını ve canını son damlasına kadar ortaya koyuyor. Ve bu beşeri çalışmasını “Allah’ın yardımı” ismiyle etiketliyor.

O’nun beşeri çalışmasını yapamayanlara göre “Allah’ın yardımı” etiketi hem o zamanda hem bu zamanda “mucize” zannediliyor ve “Allah yardım etmeseydi Rasulullah başaramazdı” deniliyor. Hâlbuki Rasulullah a.s.’ın ve sahabenin beşeri çalışmasının ismidir Allah’ın yardımı. Allah yardım etti de O ve sahabesi başardı der isek onların beşeri emeklerini sonuna kadar inkâr etmiş ve sıfır değere düşürmüş oluruz.

“Allah’ın yardım” kudreti Rasulullah a.s.’da olduğu gibi her an tüm mevcudatın her bir biriminde aynı potansiyel güç olarak hazır beklemektedir. Rasulullah a.s. ve sahabe gibi aynı beşeri gayreti gösteren her kim olursa olsun… Müslüman veya başka inançtan farketmez… aynı “Allah yardımı” o mahalde açığa çıkar ve beşeri gayretini kullanmayanlara göre yine “mucize” zannedilir. Rasulullah a.s.’ın “Ben de sizin gibi bir beşerim” ikazını çok iyi düşünmemiz gerekir ve Rasulullah’ı Allah adına destansılaştırmamamız gerekir.

Fakat şunu da ilâve edeyim, beşeri çalışma ile elde edilemeyecek ancak Allah’ın güç ve kudretiyle oluşabilecek “Risalet Bağlamında Kevnî Mucize” inancım her zaman bâkidir… Bu hatırlatmadan sonra tekrar düşüncelerimi arz etmeye devam edeyim.

Bir kişi ortaya çıksa ve beşeri gayretini sonuna kadar kullansa ve kendisini olağanüstü fiziksel haller ile “mehdi, hızır veya isâ” ilan etse… ya da… “Mehdi, ilk etapta mehdi olduğunu kabul etmeyecek” kuralına dayanarak, “Ben mehdi, hızır, isa değilim” diyerek “yan cebime koyun” anlamında mesaj verse… şahsım adına ben yine ona inanmam ve onun ya sahtekar ya psiko rahatsız ya bir sanatkâr ya da kendi zannına tabi olmuş saf akıllı bir kişi olduğunu varsayarım.

Bir insan beşeri (kesbî) gücünü tam hakkıyla Adetullah’a ve sünneti Rasulullah’a göre kullanırsa, tüm olağanüstü hallerin değersiz olduğunu anlar ve insanların aklını ve gözünü Mehdî, Hızır, İsâ fantezileriyle boyamaya kalkışmaz. Ve Bizans Kralı Herakliyus (610-641) gibi Hz. Muhammed a.s.’ın “beşerî çalışması”na dayanarak O’nun “Gerçek Rasul” olduğunu kabul eder.

Herakliyus’un İslâm’a daveti hakkında İslâm kaynaklarında çok çeşitli rivayetler vardır. Teferruata girmeden Herakliyus’un Hz. Muhammed a.s. hakkındaki en can alıcı sorusunu ve aldığı cevaba göre “Gerçek Rasul” olduğuna karar verdiren püf noktasını kısaca anlatalım.

Herakliyus İslâm elçilerine sorar: “Muhammed düşmanlarıyla savaşır mı?”

Elçiler “Evet” diye cevap verirler.

Tekrar sorar: “Savaşlarında her zaman gâlip mi gelir?”.

“Hayır, bazı savaşlarında gâlip gelir bazılarında mağlup olur” cevabını alınca şöyle der;

“Evet Muhammed gerçek bir Rasul’dür. Gerçek Rasuller’in en büyük özelliği tüm beşerî şartlara eksiksiz sahip olmasıdır. Her zaman galip gelseydi O’nun bir sihirbaz olduğuna karar verecektim. Bu durumda O “gerçek bir Rasul’dür”.

Bin beş yüz yıl önce yaşamış bir Bizans Kralı’nın bu tespiti ne kadar muhteşemdir. Ne yazık ki bizler aklın, bilimin ve imanın hurafelerden sıyrıldığı bu çağda hâlâ sihirli sopasıyla tüm yeryüzünü tek bir imaparatorluk haline getirecek âdetullaha ve sünneti Rasulullah’a tezat hayali kahramanlar senaryoları üretiyoruz.

Metin:

Fakat diğer yandan insan dediğimiz bu yapının bir çok katmanı mevcut ve her katmanın farklı istekleri farklı ihtiyaçları ve yine farklı çalışma tarzı olduğunu düşünerek bakarsak her şey akılla özellikle kısa ve lokal dar bir mantıkla bilinip anlaşılıp sonuca ulaşılamaz.

Kemal:

İnsanın çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu pek çok âlim ve velî söylemiş… yazmış… eserlerinde, külliyatlarında izah etmişler. “İnsanın çok katmanlı bir yapıda olması” ifadesi gerçekten insanın içinde (özünde, nefsinde, aklında, kalbinde) çok katmanlar olduğu anlamına mı gelir? Yoksa insanın aslında hem özde hem zahirde tek bir yapı olduğu fakat bedensel ve ruhsal arınmalarla o tek yapıyı çok fonksiyonlu olarak kullanabildiği anlamına mı gelir?

Bence insan tek bir yapıdır, “ahad” yapıya sahiptir, somdur, katmansızdır, bölünmezdir, parçalanmazdır, hattâ “akıl ve kalb” dahi sonuçta tek yapının iki fonksiyonudur. İnsan “akıl ve kalb” bütünlüğünü bozmadan kapasitesince arınırsa tekliğindeki çok fonksiyonluluk özelliğinin tetiğine basabilir.

Aklın ihtiyacı ayrı, kalbin ihtiyacı ayrı diyemeyiz. İhtiyaç da tektir, ihtiyaç sağlanır ve tek yapıda farklı sonuçlar olarak açığa çıkar. Âlim ve velîler insanı çok katmanlı izah ederken belki de bizim çokluktaki tekliği yakalamamızı ve biraz zahmet gösterip her şeyi hazır beklemeMEmizi istiyorlardır.

Metin:

Duygusal yapımız farklı şekilde bakmaktadır her şeye, akıl ve mantık işlevleri olarak daha farklı ve benliğimiz, deruni yapımız daha farklı olarak bakış ve tavır sergilemektedir.

Kemal:

Duygu, akıl, mantık işlevleri konusunda ben yine aynı şeyleri düşünüyorum. Bunlar ayrı ayrı bakış açıları değildir, aynılığın arınmışlığa göre aldığı farklı isimlerdir. Bir kişi aklın hakkını vermiyorsa olaylara bakışının adı “duygusal” bakıştır. Bir kişi duygularının hakkını vermiyorsa olaylara bakışının adı “kuru akılla bakış” tır. Bir kişi hem duygularının hakkını veriyorsa hem de aklının hakkını veriyorsa o kişinin evrene (külliyete) bakışının adı “mükemmel-üniversal bakış”tır… “mükemmel tavır”dır. Bu açıklamamı siz de, iletinizin biraz sonra gelecek kısımlarında daha mükemmel ifadelerle yapmışsınız…

Metin:

Her ne kadar iman akıllı kişilerden beklenen bir istektir, ama imanın da üst boyutu ve üst hali vardır. İman edenlerden tekrar ve daha gerçek bir iman istenmesi gibi. Bu belki ikan hali olabilir.

Kemal:

İmanın dereceleri ve boyutları âlimler tarafından “vardır” ya da “yoktur” tezleriyle tartışılmış ama bir sonuca bağlanmamıştır. Kapı açık bırakılmıştır ve hâlâ ilmî değerlendirmeler devam etmektedir. Benim anlayabildiğim “iman ve aşamaları” yine.. tek bir yapının geçirdiği evrelerdir. En alt tabana aklı yerleştirirsek ve aklı; haramlardan kaçınıp helallere sarılarak ve ilim ile besleyerek geliştirirsek aklın adı “iman” olur. İman adını almış aklı bedensel ve ruhsal arınma ile ve yine ilim ile beslersek bu sefer “ikan” adını alır ve bu böylece sürer gider… tâ ki aklın, imanın, ikanın ve “aşk”ın dahi yürürlükten kalktığı evreye kadar.

Metin:

Artık görmek, belki de duygularımızın, batınımızın dahi birlikte olarak gerçekleri akla taşıması ve akılla ayrılıklarının ortadan kalkması, aslına ulaşması, kâinata içiyle ve dışıyla birçok yönleri ile bir bütün halde bakabilmesi durumudur.

Kemal:

Değerli Metin Bey, okumuş olduğunuz yazılarımdan neler düşündüğümü benden daha iyi biliyorsunuz ve daha kısa ve daha mükemmel birkaç cümle ile “taşı gediğine oturtuyorsunuz”… Yönteminizi takdir ettim.. iki tarafın da hemfikir olduğu bir konuyu irdeleyip bir iki çatlak oluşturup tartışılacak yeni fikirler üretmek yönteminiz gerçek “muhabbet” olsa gerektir… tebrikler ve teşekkürler.

Metin:

Sözün özü: Bu gerçeğe çeşitli yönleriyle ulaşmış olan veli, ALLAH dostu dediğimiz kişilerin akıl ve hissiyatları, duyguları, içi ve dışı imtizaç etmiş [bütünleşmiş] ve kemale ermiş, kendisini bir bütün olarak gören, bilen, yaşayan kişilerde bu olayı, yalansız ve şeksiz şüphesiz olacak ve gerçek olarak aktarmaları sembolizmden öte…

Belki de kabule yatkın olan bizlerde, adaletin nasıl olursa olsun tecelli etmesini görmek isteği ile…

yöntemi akıldışı bulsak da…

sonucu vicdanımızla beklediğimizden dolayı rahatlıkla kabul edebiliyoruz.

Ama fizik, şimik [Farsça; Kimya] kanunlar belli, sonuca ulaşacağımız yol çıkmaz yol, ama işte ’sonuç olsun’ diye, hazır ve kolay olan bu olduğundan olacak diye bekliyoruz. İKİ ARADA KALDIK… AKIL MI? HİSLER VE HEVESLER Mİ?

Kemal:

Eli yakacak derecede şiddetli hararete sahip bir sobaya bebek yaklaşır. Annesi hemen “Dokunma cıs” diye bağırır. Bebek annenin attığı çığlıktan korkar ve elini sobaya dokunmaktan geri çeker. Anne bebeğin “cıs”dan anladığını zanneder ve rahatlar. Hâlbuki bebek onu cezbeden “ısı” kanununun hakikatini keşfetmesi için o sobaya en az bir kez dokunmak zorundadır ve elini yakmak zorundadır. Başka türlü “cıs”ın hakikatine eremez. Eli yanmazsa “cıs” sadece bir “ses-sözcük” ve zihinde bir kavram olarak kalır. Elini bir kez yaktığı anda “cıs” sözcüğünü keşfeder ve o kavramın özüne, hakikatine, gerçeğine erer. Ve sobaya ya da “yakma derecesindeki bir ısı kaynağına” bir daha dokunmaz.

Bazı anneler ise yorulmak istemez. Kestirme ve çabuk eğitim yöntemini tercih eder. Sobaya elini uzatan bebeğini görmezden gelir. “Cıs” çığlığı atmaz. Hatta “soba cici, dokun ona” diye teşvik dahi edebilir. Bebeğin “cıs”ı kendisinin keşfetmesini ve ondan sonraki yolunu sobadan uzak çizmesini arzu eder. Ve bebeğin eli yanar ve “tecrübe” çabuk biter.

İki annenin de eğitim yöntemi doğrudur.

Mânevî tecrübelerde maddi olaylardan çok daha fazla “cıs” vardır. Âlim-velîler akıl ve kalb keşiflerini insanlarla paylaşırken yukarıda örneklenen iki anne yönteminden… yani “dokun” ya da “dokunma” tercihlerinden birisini kullanabilir.

Bazı âlim-velîler “Mehdî-İsâ-Hızır cicidir, vardır, haktır” gibi beyanlarla aklımızı o konuya dokundururlar, temas ettirirler. Ve biz yıllarca “Mehdî, İsa, Hızır” gibi konularla yanarız. Sonuca ulaşırız veya ulaşamayız, onların hiç umurunda değildir. Annelerden daha katı kalpli eğitim prensiplerine sahip oldukları için belki, ölene kadar bizleri “Mehdî…” konusunun içine iterler ve bizi daha fazla yakarlar. “Dünyaya yanmaya ve pişmeye geldik” mantığıyla bizlere iyilik yaptıkları inancında dâimi kalırlar.

Kimileri de “yufka yürekli eğitim metodu”nu tercih eden anneler misali “Mehdî cısdır, dokunma” diye mesaj verirler. Yanmamızı istemezler. Konunun iç yüzünü mükemmelen açıklarlar. Ama biz bebekler gibi sürekli içimizde “cıs”a dokunmak ve ne olacağını bilmediğimiz sonucu tecrübe etmek isteriz. Seçim bizlerindir.

Benim seçimim “yanmadan” anlamaya çalışmaktır. Dünyadan yanmadan ahirete geçmektir. Ahirete “ham” olarak gitmeyi “yanmış” olarak gitmeye tercih ederim. Elimde değil… canım biraz tatlıdır ve “yufka yürekli eğitimciler”in metoduna daha yatkın bir doğam var.

Bir de tasnif dışı.. üçüncü.. sözde âlim(?)- sözde velî(?) grubu vardır. Bunlar Kuran’dan, Adetullah’dan, ilimden, bilimden… Kısacası çağdan ve gerçeklerden kopuk olanlardır. Biraz önce de belirttiğim gibi ya akıl hastası mazurlardır ya da kendilerini bir şey zanneden saf akıllardır. Bu grup adlî veya psikolojik vak’a kapsamında olduğu için burada bu konuya hiç girmeyelim… hatta konuyu uzmanlarına bırakalım.

Metin:

Sorularıma geçiyorum:

1- Bu veli dediğimiz öze ermiş kişiler yalan mı söylediler?

Kemal:

Öze ermişleri “gerçek öze ermişler” olarak düşünelim. Onlar “Mehdi, Hızır, İsâ” konusunu zahiren veya gerçekmiş gibi anlatsalar…

Mecazen, mânâlarla da anlatsalar yalan söylemiş olmazlar.

Çünkü;

“Mehdî ve zuhuru”,

“Hızır ve irşadı”,

“İsâ’nın nüzulü”

konuları aklın soyutlarındandır. Soyut misallerdir. Gerçek ya da yalan olamayacak kadar soyutturlar. Kısaca, BELKİ DE (?) “olmayan” şeylerdir. Olmayan şeylere “doğru desen de olur, “yalan” desen de olur, “mecaz” desen de olur, “gerçek” desen de olur. Her ne dersen de… önemli olan aklı hayal âlemine sürüklemeden konuyu misallerle aydınlatmaya çalışmaktır. (Onlar gerçek ve var ise ve bir gün onları bulursam daha doğrusu onlar beni bulursa herkesten özür dilemeye hazırım.)

Metin:

2- Yoksa yanlış mı gördüler baktılar?

Kemal:

“Gerçek öze ermişler”in bakışı her zaman “bilincin bakışı”dır, “gözün bakışı değildir”. Beynin hayal merkezinde ürettiği toplumsal kurtarıcı fantazilerini seyreden bir bakış hiç değildir.

Bilincin bakışı soyut ve somutları olduğu gibi idraktir. Mesela; çay bardağında kırıkmış gibi iki parça görünen kaşık, gözü aldatırken bilinci aldatamaz. Bilinç kırık kaşık görüntüsünün ışık ve yansıma kanunu gereği olduğunu bilir. Gerçek öze ermişler de zaman içinde toplumsal alt bilinçte üretilen “süper-mega-hiper kurtarıcı” tiplemelerinin yansımalarını bilinç ile görürler ve aldanmazlar.

“Mecazdır, mânâdır” deseler, soyut ve somutu ayırt edemeyen halkın itirazlarına mâruz kalırlar.

“Gerçektir-somuttur” deseler, “benim gibi”; kâğıt üzerindeki yazılardan gerçeği mürekkep yalamakla anlamaya çalışanların itirazlarıyla karşılaşırlar. Bu kısır döngü böylece sürer gider.

Metin:

3- Peki nasıl düzelecek bu gidişat ve ayrılıklar?

Kemal:

Buzun eğriliği buzdan değildir. Suyu buz haline dönüştüren kabın eğriliğindendir. Kabın eğriliği düzeltilmeden buzun eğriliği düzelmez.

Buzların ayrılığı buzlardan değildir. Buz kalıplarının ayrı ayrı olmasındandır. Buz kaplarındaki ayrılık giderilmeden buz kalıpları birleştirilemez.

Peki… bir kişi veya bir fikir akımı dünyadaki hatta evrendeki buzlar arasındaki tüm eğrilikleri ve ayrılılları düzeltmek ve bütünleştirmek için meydanlara çıksa ona/onlara ne kadar ciddiyet verebiliriz.

Buzlardaki şekil farkları ve kütle ayrılıkları “rahmet”in sonucu mudur, “gazap”ın sonucu mudur? Elbette “rahmet”in sonucudur. “Rahmet”te “çarpıklık” görüp düzeltmeye kalkışmak doğru mudur? (Zahiri kötülükleri-çarpıklıkları-ayrılıkları zahir kanunlarına göre düzeltmek kuralını ayrıca kabul ediyorum… yanlış anlaşılma olmasın.)

Buz misalinde olduğu gibi fikirsel ve inançsal gerçeklerin, hakikatlerin mevcut gidişatı hiç bir zaman bozuk değildir ve ayrılıklar görünümü altında aslında ayrılmaz bir bütünün cüzleridir.

Mevlâna’nın Mesnevî’sinde belirttiği gibi aslında her şey düzeltilmiştir, ayrılıklar giderilmiştir. Kusur “bir şişeyi iki görendedir” artık. Kusur, bir olan şişede değildir.

Toplumu (tüm insanları) birleştirmek, tek bir görüşte cem etmek yaratılış kanunlarına uymayacağı için üzerinde fikir üretmeye dahi değmez. Gidişatı ve ayrılıkları toplum boyutunda değil de kişi boyutunda düzeltmek biraz daha akla yatkın geliyor.

Seksen milyon ülke vatandaşını, altı-yedi milyar dünya nüfusunu “İsâ veya Mehdî”nin belirleyeceği tek tip bir “üniforma” giymeye zorlamak ne derece doğrudur? Bırakalım dileyen dilediği kılık ve kıyafeti “başkalarını huzursuz etmemek” şartı ile giysin. Fikirler de öyle. Bırakalım dileyen dilediği fikire ve inanca sahip olsun “başkalarının fikirlerine ve inançlarına hakaret etmediği müddetçe”. (Fikirler ve inançlar medenice tartışılabilir, medeni tartışma hakaret veya inkar değildir.)

Metin:

4- [İsâ ve Mehdî] Ne zaman gelecekler, ben ölünce mi? Ya önceden ölüp gidenler onlara ulaşmamışken burada adalet ve hidayet nerede?

Kemal:

“Geldi”, “geldim” diyenler var. İnanıyor musun? Yazdıklarına göre hüküm verirsem inanmadığınızdan eminim ama “geldiklerine” inananlar “hiç bir zaman gelmeyeceklerine inanıyorum” diyenlerin “inkârcı” olduğuna inanıyorlar.

“Olmayan şey+ler” ve “aklın mânâları-soyutları-hayali kahramanları” ne zaman “dünyaMIZa” gelir? Ölmeden mi? öldükten sonra mı?

Olmayan şeyin getireceği “hidayet” olur mu?

Olmayan şeyin gelmemesinden dolayı adaletsizlik olur mu?

Gelmeyecek olan şeyin gelmesinden (???) önce ölüp gidenler adaletsizliğe uğramış olur mu?

“Gelen”lerin (???) veya “ben mehdiyim, ben falan filanım” diyenlerin getirdiğine “hidayet” diyebilir miyiz? Hidayeti gelirken ceplerine sokup da mı getirmişler? Allah’ın hidayetinin “tüm kullanım hakları” yasal olarak onların tekeline mi verilmiş? Allah’ın hidayeti sınırlanabilir mi? İhaleyle ya da Allah tarafından torpille(???) direk birisine-birilerine devredilebilir mi?

Metin:

BANA KALIRSA AYNI ASRISAADETTE OLDUĞU GİBİ BİZLERDEKİ NASİPLİ OLANLARA ÖZÜMÜZDEKİ BİR MEKANİZMAYI İŞLETMEK İÇİN TETİKLEYİCİ YOL GÖSTERİCİ,

BELKİ ÖNÜMÜZÜ AYDINLATICI OLARAK ETKİ EDECEKLER, GELEREK VEYA ETKİLEYEREK.

BİLEMİYORUM.

BİR DÜŞÜNÜR OLARAK SİZİN CEVAPLARINIZI BEKLİYORUM.

GERÇİ YAZILARINIZDA BELİRTİYORSUNUZ AMA AÇIK OLARAK BİZİ UYANDIRMANIZI DİLİYORUM.

HAYALLERE KAPILMADAN SADECE GERÇEKLERİ GÖRMEK VE YAŞAMAK DİLEĞİYLE SEVGİYLE KALIN.

Kemal:

İlimlerini ve bilgilerini çağımızın ve değişmeyen tüm çağların akıl ve mantık yasalarına uyumlu yâni Âdetullah’a uyumlu olarak ortaya koyarlarsa onlar önümüzü aydınlatıcılardır.. etkileyicilerdir.. âmennâ ve saddaknâ. Ama…

Birisi-birileri “beyni ve kalbi” ile (veya başka bir yöntemle) yaydığı nur veya enerji dalgalarıyla insanların “beyinlerini ve kalplerini” etkilediğini, tetiklediğini veya aydınlattığını iddia ediyorsa ve kendi iddiasına en başta kendisi şeksiz ve şüphesiz inanıyorsa durum burada çetrefilleşir. Ve itiraz ederim.

İddiacı gerçekten “ben”im “beynimi ve kalbimi” değiştirdiğini, etkilediğini, tetiklediğini vb.lerini kendi boyutunda görüyorsa… itirazım şudur: O kişi-kişiler ayakta rüya görüyordur. Gördüğü “ben” değilimdir. Gördüğü onun beyninin hayal merkezinin ürettiği bir “ben” hayalidir. Onun “ben hayali” ile “ben’im gerçeğim” aynı değildir.

Kapasitem kadarıyla bu kadar ve bunları düşünüyorum. Düşündüklerimin hepsini anlatmama ve yazmama imkân olmasa da bu sohbetteki son sözlerim:

Allah her insanın beynini ve kalbini “kesret âleminde” ayrı yaratmıştır. “Vahdet âlemi”nde bir olan “beyinler ve kalpler” mecâzen “bir”dirler. Vahdet boyutunda… binlerce, milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca beyni ve kalbi bütün (ahad) olan “hilkat garîbesi” bir yaratık yoktur. (Hadislerde anlatılmışsa yine mecazen anlatılmıştır.)

Vahdet ilminin soyut gerçeklerini kesret âleminin somut gerçeklerine bire bir uygulamaya kalkıştığımızda aynen “hilkat garibesi” bir canlı gibi, “hilkat garîbesi” bir vahdet ilmi ortaya çıkar. Ve “hilkat garîbesi”çarpık dinsel, tasavvufi, mistik, anlayışlar… ile hayalî bilimsellikler ortaya çıkar.

“Beynimi ve kalbimi kimseye oynattırmam” gittiğim yol yanlış da olsa, doğru da olsa kendi yolumda kendi ayaklarımla gitmeyi tercih ederim. Kim ayaklarını kaybetmek ve yürüme engelli olmak ister ki?

Değerli Metin Bey hemfikir olduğumuz konularla yetinmeyerek… hemfikir olduğumuzu zannettiğimiz konularda açtığınız “bilinçli” tezatlarla, çatlaklarla bir “beyin fırtınası” estiren bu iletiniz için özel teşekkürlerimi arz ediyorum.

--
HER KONUDA ADALETLİ OLALIM.SELAM VE SEVGİLERİMLE...

Okudunuğunuz yazı toplam 177 kere görüntülenmiştir.


Yorumlar

Bu bloga henüz yazılmış yorum yazılmamış.


Blog'a yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.


 
 • Diğer yazılarımdan bazıları

Mahir Kaynak - Star 2010-06-19 -------------------------------------------------------------------------------- Uzağı görmek Terördeki tırmanış ve Kürt siyasetçilerin buna zımni d...
19.06.2010 16:52:33 [ Haber ]

Baykal’ın kaseti Türk demokrasisi için aydınlık bir gelecek demek Guardian 12 Mayıs 2010 Türkiye’nin ana muhalefet partisinin lideri...
13.05.2010 00:33:35 [ Haber ]

Esra'ya Mektuplar-1 ( 11/20/2008 ) ---------------------«»--------------------- Nasılsınız hocam..İnşallah iyisinizdir. Ben de okullayım, sınavlara girip çıkıyorum, hocam. Sınavlar şaşırtıcı b...
08.01.2009 23:54:30 [ İlişkiler ]

Ölüm sonrasından söz edilince, Ahiret azabından kork denilince, Bazı yufka akıllılar derler ki; “Gidip gören mi var ne belli, Hani iddianızın delili.”? Aklı başında olanla...
13.12.2008 21:34:33 [ Din ]

Copyright 2008 - edebiyatdefteri.com - her hakkı saklıdır.