24 Mayıs 2012 Perşembe
E-mail adresiniz:  Şifreniz: Beni Hatırla
  hacı ali
http://blog.edebiyatdefteri.com/haci-ali/oku/1309/yeryuzundeki-ilk-cinayet 

 • Hakkımda


hacı ali

 • Yazdığım Diğer Konular
Astroloji (1)
Bilim (21)
Eğitim (1)
Yaşam (11)
Haber (188)
İlişkiler (94)
Sağlık (1)
Günlük (2)
Din (47)


 
Yeryüzündeki ilk cinayet
28.12.2008 02:21:46  [ Din ]

Yeryüzündeki ilk cinayet

Yeryüzündeki ilk cinayet nasıl ve neden işlendi?



Âdem -aleyhisselam- ile Havva validemiz, Allah'ın emriyle bugünkü Mekke şehrinin olduğu yeri vatan edindiler.



Bundan dolayı Mekke şehrinin bir adı da Ümmü'l-Kura, yani yerleşim bölgelerinin merkezidir. Burada insanlar çoğalmaya başladı. Bu kadar çabuk çoğalmanın hikmeti, Havva validemizin bir batında birden çok çocuk dünyaya getirmesiydi. Bir batında doğan çocuklar kardeş olurlardı ve birbirleriyle nikahları haramdı. Ancak diğer bir batında doğanlarla evlenebiliyorlardı.

Kabil, aynı zamanda ve aynı batında doğan kızkardeşini almak istedi. Habil ise, bunun şerîate uygun olmadığını, diğer zamanda doğan kardeşlerinden birini alması gerektiğini ihtar etti. Kabil, bu îkazı dikkate almayarak, kendisinin yaptığı fiilin doğru bir davranış olduğu iddiasında ısrar etti. Bunun üzerine Habil, burada kimin doğru hareket ettiğinin anlaşılması için Allah'a birer kurban adamalarını kardeşine teklif etti.

O zamanlar kurban, herkesin mesleği îcabı, elinde bulunan maldan verilirdi. Kurban verilen bu şeyler, bir dağ başına konur, bir müddet sonra gidip bakıldığında; gökten inen ateş tarafından yakılarak ortadan kaybolan kurban, Cenab-ı Hak tarafından kabûl edilmiş olurdu.

Habil'in koyun sürüleri vardı. Kurban vermek için, içlerinden en semiz ve gösterişli olan bir koçu seçti. Kabil ise, ziraatle uğraşırdı. O da, cılız buğdaylardan oluşan bir demeti kurban olarak ayırdı.

Habil ile Kabil, bir müddet sonra bıraktıkları kurbanları tedkîk için gittiler. Habil'in kurban ettiği koç, kabûl edilmiş; Kabil'in cılız buğday demeti ise, olduğu gibi duruyordu. (İbn-i Sa'd, I, 36) Kabil öfkelendi. Âyet-i kerîmede buyrulduğu vechile kardeşi Habil'i katletti:

“Onlara, Âdem'in iki oğlunun haberini hakkıyla anlat: Hani birer kurban takdîm etmişlerdi de birisinden (Habil'den) kabûl edilmiş, diğerinden (Kabil'den) ise, kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden):

«–And olsun, seni öldüreceğim!» dedi. Diğeri de:

«–Allah ancak takva sahiplerinden kabûl eder.» dedi (ve ekledi:)

«–And olsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için elimi uzatacak değilim. Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben (şu kötü fiilinden dolayı) istiyorum ki, sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zalimlerin cezası işte budur!»49

Nihayet nefsi onu (Kabil'i), kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş): «–Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi kaldım!» dedi ve pişmanlık duyanlardan oldu.” (el-Maide, 27-31)

Bu kıssada vahyin nûruyla aydınlanmış olan bir akıl ile nefsin sultasından kurtulamayıp bundan mahrum kalan aklın mukayesesi yapılmakta ve bunların yol açtığı neticenin canlı bir misali sergilenmektedir. Aklın, vahyin içinde bir değeri vardır. Vahyin hizmetinde olan ve onu rehber kabul eden bir akıl, hikmetlere vakıf olur. Vahyin yol göstericiliğinden mahrum olan akıl ise insanı nefsin afetlerinden koruyamaz. Akıl, her türlü gaye için kullanılabilen keskin bir bıçak gibidir. Dileyen onunla ekmek keser, dileyen de onunla cinayet işler. Nitekim Kabil'in aklı, vahyî bilgiye muhalefet ettiği için kendisini dalalete (sapıklığa) götürmüş ve ahiretini mahvetmiştir.

Takva ve ihlastan mahrum kimselerde akıl, hem kendilerine, hem de başkalarına karşı o kimsenin zulmünü artırır. Kabil misalinde olduğu gibi, kardeşini katletmeye kadar gidebilir. Akıl nîmetini vahyin istediği istikamette kullanarak Kabil'e nasihatte bulunan Habil ise, ihlaslı bir kul olduğu için Allah korkusuyla hareket etmiştir.

Kıskançlık ve hased hastalığına yakalananlar, kendi üzerindeki nîmeti görmeyip daima başkalarının elindeki nîmetlere göz dikerler. Nefsin kötü sıfatlarından olan kıskançlık ve hased kimin üzerinde hakimiyet kurarsa, ona her türlü kötülüğü yaptırır. Hatta bu kişi, kardeşini bile öldürmekten çekinmez. Hased ve kıskanç kişiler, ilahî takdîre razı olmazlar. Bunun neticesinde, dünyada rezîl ve rüsvay olarak büyük bir vicdan azabı ve pişmanlığa dûçar olurlar. Onlar ahirette de acıklı bir azab ile karşılaşacaklardır. Bu hastalığın çaresi, yine nefsi terbiye ve tezkiye ederek, nefs-i emmareden nefs-i mutmainneye ulaşmak ve bilhassa Allah'ın verdiğine razı olmak ile mümkündür.

Kabil ile Habil'in kişiliklerinde melek ile şeytan arasındaki zıtlığı andıran bir kutuplaşma vardır. Kabil, şeytan gibi kendi noksanlığını muhatabında ararken; Habil, bir melek gibi davranıp nefsanî endişelere kapılmamış, îtibarını kaybetmekten ve öldürülme tehdîdinden korkmamış, sadece Allah korkusuyla hareket etmiştir. Yani onlardan biri şeytan gibi hatasında diretmiş, diğeri ise Allah'a yönelmiştir.

Kur'an-ı Kerîm bir insanın haksız yere öldürülmesinin ne kadar büyük bir cinayet olduğunu ve bir insanı ölümden kurtarmanın ne kadar hayırlı bir amel olduğunu şöyle beyan eder:

“Bundan dolayıdır ki İsraîloğulları'na şöyle yazmıştık: «Kim bir kimseyi bir cana mukabil veya yeryüzünde çıkardığı bir fesat sebebiyle olmaksızın öldürürse, o takdirde bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir insanın hayatını kurtarırsa, o da bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir…” (el-Maide, 32)

İnsanlık tarihinde, ilk defa meydana gelen bu adam öldürme ve kardeş kanı dökme hadisesi hakkında Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Zulmen öldürülen her insanın kanının (günahından) Âdem'in ilk oğluna da mutlaka bir pay ayrılır. Çünkü o insan öldürme çığırını ilk başlatan kişidir.” (Buharî, Enbiya, 1; Müslim, Kasame, 27)

Yine Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyururlar:

“İslam'da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslam'da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey eksilmez.” (Müslim, Zekat, 69; Nesaî, Zekat, 64)

Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki; kim bir hayra delalet ederse, kendisinden sonra devam eden o hayırdan; kim de bir şerre sebep olursa kendisinden sonra teselsül edecek o şerden hisse alır.

İmam Gazali'nin İhya'sında şöyle güzel bir söz yer almaktadır:

“Ölen ve kendisi ile birlikte günahları da ölen kimseye ne mutlu! Öldüğü halde günahları yüzlerce sene devam eden talihsiz kimseye ise yazıklar olsun.”

Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“İleride öyle fitneler olacak ki,
o vakitte oturan kimse ayakta durandan,
ayakta duran yürüyenden,
yürüyen koşandan daha hayırlı olacaktır.”

Sa'd bin Ebî Vakkas -radıyallahu anh-:

“–Ya Rasûlallah! Adam evime girip, öldürmek için elini bana uzatsa ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?” deyince, Hazret-i Peygamber -aleyhissalatü vesselam-:

“–Âdem'in oğlu (Habil) gibi ol!” buyurmuştur. (Tirmizî, Fiten, 29/2194)

İslam dîni, beş husûsun muhafaza ve müdafaasını emretmiştir. Bunlar: Can, akıl, din, nesil ve maldır. Kişi, bunlara yapılan herhangi bir taarruza karşı gerekli mücadeleyi yapmalıdır. Fakat, bu mücadeleyi yaparken dînimizin gösterdiği yolu takip etmelidir. Ancak şu var ki, zalim veya mazlum olma durumunda kalınca Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi istikametinde,
zalim olmayı değil,
mazlum olmayı tercih etmelidir.

Habil öldürüldükten sonra Allah Teala Hazret-i Âdem ve Havva'ya Şit50 -aleyhisselam-'ı vermiştir. Şit, kelime olarak “Allah'ın hîbesi, hîbe ettiği şey” manasına gelmektedir. Hazret-i Şit -aleyhisselam-, Kur'an-ı Kerîm'de ismi geçmeyen peygamberlerden biri olup, kendisine 50 sahife indirilmiştir. Vefatı sırasında Hazret-i Âdem -aleyhisselam-, Şit -aleyhisselam-'ı yanına çağırmış, ona gece ve gündüz saatlerini, o saatlerde yapılacak ibadetleri öğretmiş ve Tûfan'ın vakî olacağını haber vermiştir.

Hazret-i Âdem -aleyhisselam- Cuma günü vefat etmiş, melekler gelip onu yıkamış, kefenlemiş ve sonra da defnetmişlerdir. Bin sene veya 930 sene yaşadığı rivayet edilir.

Osman Nuri Topbaş'ın Kur'an-ı Kerim Işığında Nebiler Silsilesi: Hazreti Muhammad Mustafa (SAV) kitabından…


Okudunuğunuz yazı toplam 442 kere görüntülenmiştir.


Yorumlar

28 Aralık 2008 Pazar 08:57:47
paylasım için tesekkurler.

Blog'a yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.


 
 • Diğer yazılarımdan bazıları

Mehmet Ali BULUT Tevrat, ‘Calut’un başı demirdendi’ diyor ki bu, bütün zulüm devletlerinin silah gücü ile ayakta kaldıklarına açık bir işarettir. Bazı okurlar, mutlu...
03.09.2010 03:28:24 [ Haber ]

18 Aralık 2008 Perşembe, 17:58 GÜNCEL Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi, Nükleer Bilimler Uzmanı Prof. Dr. Tolga Yarman, Einstein'in ''Genel Görecelik Kuramı'nı'' farklı bir yaklaşımla ça...
18.12.2008 18:37:45 [ Haber ]

TEMİZLEDİM KENDİMİ.( safiye'nin bizimle tanışmadan önceki yazılarından biri daha) Dün gece yine sabaha doğru geldim eve.Uzun zamandır ilk defa kendimde olarak,geceyi hatta bütün günü şişelerle ...
17.01.2009 16:44:43 [ İlişkiler ]

Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre 2007 yılında 825 bin 583 trafik kazası meydana gelirken bu rakam geçen yıl 459 bin 941'e düştü. 2007'de 5 bin 4 kişi hayatını kaybederken, duble yol ve yol ...
03.03.2009 18:51:07 [ Haber ]

Copyright 2008 - edebiyatdefteri.com - her hakkı saklıdır.